“Çok yoğunum”

“Çok yoğunum”

207
0
PAYLAŞ

“Çok yoğunum.”, “Dur ben seni sonra arayacağım.”, “Ben sana sonra dönerim”. Son zamanlarda, daha doğrusu Korona derdinden önceki son zamanlarda ne kadar sık duyduğumuz sözlerdi değil mi? Hatta, bu sözleri duymak yerine çoğu zaman mesaj olarak okurduk.

Arayan annemizdi ya da babamız ya da arkadaşımız, hani çok samimi arkadaşımız ya da kardeşimiz, belki sabah kızdığımız eşimiz, oğlumuz, kızımız ya da herhangi bir sevdiğimiz. Ama, çok önemli bir gerekçemiz vardı hep. “Çok yoğunuz.” Bu öyle bir gerekçeydi ki, çoğu zaman kendimiz bile samimiyetle inanırdık buna. Ha, bir de geçiştirmek istediğimiz vatandaşlar için bir bahane oluyordu. Fena bir bahane de değildi hani. Ya sesini duymak istediklerimiz…Onlar için ise, içtenlikle inandığımız bir gerekçe. Hatta bu öyle bir gerekçeydi ki, kendimizle bile buluşacak vakit bırakmıyordu bize.

Öyle kutsanıyordu ki o yoğunluk, sevdiklerimizin sesini duymamak için, onları geri arayamamak için geçerli ve vicdanımızın kabul ettiği yegâne gerekçe oluyordu.  Ne de olsa, yaşadığımız şehrin her zaman elimizin altında olması sebebiyle gitmediğimiz, görmediğimiz, yaşamadığımız güzellikleri gibiydi sevdiklerimiz, yakınlarımız. Şu yoğunluk bir bitsin, mutlaka görüşecektik.

Derken, bir gün Kaf dağının ardında saklanan o küçücük dev çıktı geldi, yan yana gelmemizi yasakladı.

Anne babamızı ziyaret edemez, çocuğumuza bile sarılamaz, arkadaşlarımızla bir kahve içemez olduk karşı karşıya. Saatlerce süren sofralara oturamaz olduk hep birlikte. O dev, Karacaoğlan’ın deyişiyle “Hasret etti bizi kavim kardaşa”. “Hele bir kendinle tanış” bakalım dedi adeta.

Bu küçücük dev bir gün dönerse mağarasına, gene eskisi gibi mi olur cevaplarımız arayanlarımıza? “Dönerim ben sana.“

Ya da “Önce döneyim ben bir bana.”

Ahmet Kablan