Çocukluğumuz Maskelerin Arkasına Mı Saklandı?

Çocukluğumuz Maskelerin Arkasına Mı Saklandı?

181
0
PAYLAŞ

“Yüzümüzü bir maske gibi takacağız yüreğimize, içindekini görmesinler diye…” der W. Shakespeare, büyük eseri Macbeth’te. Sadece tek bir söz, ne kadar da çok şey anlatabiliyor bazen…

Bi düşünün; gerçek duygu ve düşüncelerini, zaman zaman yanındakilerden gizlemeye çalışmayan kimse var mı aranızda?

“Gün içinde ben hiç maske takmam, hep olduğum gibi ve en doğal halimle davranırım” diyen kaç kişi var peki?

Sahi, insanlar ile aramıza görünmeyen duvarlar koymamız gerektiğini kim öğretti bize? Çocukluk saflığını kaybettiğimiz, çocuk ruhumuzu unuttuğumuz andır belki de, o ilk maskenin yüzümüze yerleştiği an…

İlk çocukluk hayal kırıklıklarımızdır belki de sebebi… Kırılan bir oyuncağımız, canımızı acıtan bir arkadaşımız, kucağa alınıp sevilmeyi beklerken okşanmayan başımızdır belki… Babamızdan “erkek adam ağlar mı” sözünü ilk duyduğumuz ya da yolda yürürken düşünce bir tokat da annemizden yediğimiz andır, kim bilir…

Küçük maskelerle koruduk ilk üzüntülerimizi, hayal kırıklıklarımızı, özendiklerimizi, korumak istediklerimizi, kendimizi…

Biz büyüdükçe, hayatı öğrendikçe maskelerimiz de büyüdü… Kimi zaman dışlanma korkusundan, kimi zaman zayıf görünme endişesinden, kimi zaman mecburiyetten, kimi zamansa farklı görünme çabasından. Ve belki bilemediğimiz daha pek çok sebepten…

Bugün, en saçma durumları önemsiyor gibi davranmamıza, en ters gelen konuşmaları onaylamamıza sebep olmuyor mu bazen maskelerimiz? Avazımız çıktığı kadar bağırmak istediklerimize iltifat ediyor, kendimizi sevdirmek için o rolden bu role girmiyor muyuz zaman zaman?

Yöneticisine ya da iş arkadaşına “senin de, şirketinin de, yaptığın işin de …” demek isterken yapamayıp; o zoraki gülümsemeyi yüzüne yerleştirmeyen kaç arkadaşınız var?

Pek de komik olmayan espriler yapan birine ortamdaki herkes gülüyor diye, siz de yalandan gülmeye zorlamadınız mı kendinizi hiç?

Hani ağlarken de, gözümüze çöp batıyor ya da toz kaçıyor ya aslında bizim…

Zaten, hiçbirimiz İvedik filmi ya da Türk dizisi de izlemiyoruz,  onlara gişe ve rating yaptıranlar başkaları… Magazinden, stil programlarından da hiç hoşlanmıyoruz…

Facebook’ta,  Twitter’da, Instagram’da kim ne yapıyor, merak falan da etmiyoruz…

“O siyasi partiye, o oyları da kim verdi allah aşkına, biz başkasına verdik…”

İlişkilerimiz de harika, romantik film tadında aşklar yaşıyoruz. Nasıl oluyor da kavga ediyor ya da ayrılıyor diğer çiftler, hiiiiiç anlamıyoruz.

Zaten iki gözümüz önümüze akar bizim, valla, yeminle!

Ve bu liste böyle uzar gider…

Ne yapıyoruz biz? Bence, bal gibi korkuyoruz. Kimden biliyor musunuz? Kendimizden… Hayal kırıklığından, zayıf görünmekten, incinmekten, beğenilmemekten, onaylanmamaktan, sevilmemekten, zor durumda kalmaktan…

Gün içindeki bu maskelerimizi ancak evimize, yani kendimiz olduğumuz tek yere girerken çıkarıyoruz. Hatta belki orada bile kendimiz olamıyoruz bazen…

Tamam, belki sosyal yaşamın gereği, her zaman her ortamda, hissettiklerimizi ve düşüncelerimizi olduğu gibi ya da pat diye söylememiz mümkün olamayabiliyor. Hatta belki bazı durumlarda maske takmanın iyi ve gerekli olduğunu da düşünebiliriz.

Ama çok yorucu değil mi? Bunun için düşünmek, hatta belki stratejiler yapmak, o maskeyi her gün kullanmak, mış gibi yapmak… Hele bir de maske bulunduğu yeri severse ve “gerçek biz’le karışırsa…

“İnsanları yorgun kılan hayat değil, taşıdığı maskelerdir…” diye boşuna dememiş Shakespeare…

Bugün kendimize bir iyilik yapalım ve şu soruların cevabını vererek önce kendimizle bi yüzleşelim, ne dersiniz?

Biz ne zaman maskeleniyoruz? Başkalarını memnun etmek ya da kendinizi korumak için ne sıklıkla maske takıyoruz?

Maskelerimizden yavaş yavaş kurtulmaya çalışırsak hayatımızda ne değişir? En kötü ne olur?

Biraz da çocukluğumuzdaki gibi, en yalın, en içimizden geldiği gibi, en samimi halimizle, başının sonunun hesabını yapmadan yaşayabilir miyiz?

Ve hangisi olmak sizi daha mutlu eder?

Ebru Ürer Şengül

Kasım 2015