Çevirinin Bilinmeyen Dünyası Üzerine

Çevirinin Bilinmeyen Dünyası Üzerine

201
0
PAYLAŞ

Bu yazımda çok özel edebiyat eserlerini Türkçe’ye kazandıran Hüseyin Tüzün’ün görüşmesini size aktarmak istedik. Eğer çeviri dünyasına girmek isterseniz, keyif alacağınıza eminim. 

 

S.G: Ayırdığınız zaman için teşekkür ederim Sayın Tüzün. Bir teşekkür de edebiyatımıza kazandırdığınız çeviri roman için… Okuma serüvenim boyunca pek az kitabı böylesine didiklemek gereği duydum. Eminim bir kez daha okusam yeni keşiflere ulaşırım. Romana geçmeden önce sizi tanımak istiyorum. On yıla yakın arkadaşlığımız olduğu halde ben bile sizi tanıdığımı söyleyemem. Sosyal medyada yoksunuz, cep telefonu kullanmazsınız, sıradan ortamlara katılmazsınız. Hayatı şölene dönüştürdüğünüz gibi toplantılarınızın hepsi edebiyat, şiir ve felsefe üzerine keyifli kazanımlara gebedir. Biraz kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Hüseyin Tüzün, daha önce neler yapmıştır? Çeviri dışında nelerle ilgilenir. Başka hangi çevirileri vardır?

H.T: 1944 doğumluyum, yani 10-15 kişilik edebiyat topluluğumuzun en yaşlılarındanım. Yine de her keresinde ne kadar çok şey öğrendiğime şaşırıp kalıyorum.

İstanbul’da, Avusturya Lisesi’nde okurken okuldan sonra Alman-Kültür Merkezi’nde çalışır, kültür etkinlikleriyle ilgili türlü çeviriler yapardım; Almancadan çeviri benim ilk uğraşım oldu.

Dönemin ne kadar Türk ve Alman edebiyatçısı ve sanatçısı varsa Alman Kültür Merkezi’nin etkinliklerine katılırdı. Bir de o yıllarda Sabahattin Eyüboğlu ile Azra Erhat’ın düzenledikleri Mavi Yolculuklara katılma şansım oldu. Bu iki odaklı kültür ortamının etkisiyle edebiyata olan ilgim arttı, Alman Filolojisi’nde okudum ve 70’li yılların başında ilk çevirdiğim romanlar yayınlanmaya başladı.

Hans Fallada’dan çevirdiğim Büyük Adam-Küçük Adam romanını radyo oyununa uyarladım, TRT İst. Radyosunda “Arkası Yarın” programında seslendirildi (1973); Çocukları Dostoyevski okumaya özendirmek için romanlarından bir derleme yaptım (Çocuklar Arasında, Cem Y. 1976). Aynı zamanda kimi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine yazılar yazıyordum.

Daha sonra 16 yıl yaşadığım İsviçre’ye yerleştim. Zürih ve Bern Üniversitelerinde Türk Dili ve Edebiyatı okutmanlığı, ilk ve ortaokullarda da yabancı dilli çocuklara Almanca öğretmenliği yaptım. Bir İsviçre yayınevi için Türkiye’nin Ege ve Akdeniz Bölgelerini tanıtan, Almanca okurlara yönelik kapsamlı iki gezi kitabı yazdım. Hem oradaki dergilere, hem de Milliyet Sanat Dergisi’ne edebiyat ve sanat olaylarıyla ilgili yazılar yazmayı sürdürdüm.

90’lı yılların başında ailem ve iki arkadaşımla Mavi Yolculuklardan tanıdığım Datça’ya yerleşip yabancılara yönelik kültür turizmi yaptık; onlara Türkçe öğrettik, yemek kursları düzenledik, kültürel etkinlikler için bir araya gelmiş grupları ağırladık. Bu çok keyifli, ama bir o kadar da yorucu uğraşa son verdikten sonra bir şiir kitabım yayınlandı (Takvim Şiirleri, Don Kişot Y. 2007), bir süre sonra da yine ilk uğraşım olan çeviriye döndüm. Brecht ve H. Fallada’dan başka S. Lenz, C. Goetz, K. Hamsun, J. Putrament gibi yazarlardan romanlar, G. Richter ve E. Kaestner vd. yazarlardan da çocuk kitapları çevirdim, bir de 70’li yıllarda bir düzine macera romanı…

S.G: Çeviri kararını kendiniz mi veriyorsunuz, talep karşılığı mı çalışıyorsunuz? Çeviri kararınızda nelerden etkileniyorsunuz? Önceliğiniz olan yazar ya da tür var mı?

H.T: Türkiye’de çeviri yaparak geçinmek kolay değil. 40 yıl önce, iyi bir romandan sonra bir macera romanı çevirmek zorunda kalıyordum. İki farklı kitaptan da aynı parayı kazanıyordum çünkü, ama birisi için dört ay çalışmam gerekiyorsa diğerini bir ayda yayınevine teslim edebiliyordum. Yani, önceliğim olan yazarlarla yetinemiyordum. Şimdi çeviriyle geçinmek zorunda olmadığım için durum farklı, yayınevlerinin kitap önerilerini geri çevirme lüksüm var; çevirmek istediğim bir kitabı da önerebilirim tabii, ancak günümüzde telif koşulları 40 yıllık öncesine göre çok daha katı, daha pahalı.

Genelde roman çevirmeyi yeğliyorum.

S.G: Thomas Bernhard, çeviri başka bir kitaptır, aslıyla hiç alakası olamaz.  Çünkü çeviri imkânsızdır. Bir müzik eseri yazılı notalar kullanılarak bütün dünyada aynı çalınır, ama bir kitabın, benim durumumda, Almanca çalınması gerekir. Benim orkestramla! diyor; siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

H.T: Th. Bernhard kendi özel üslubu açısından haklı olabilir. Döneminin en uç, en ayrık yazarlarındandı, yine de hemen bütün önemli yapıtları Türkçe’ye çevrildi; özellikle Sezer Duru’nun çevirileri oldukça başarılı. Onun anlatı türü kitaplarını, tiyatro oyunlarını Almancasından okuyabilenler elbette Türkçe çevirisinden daha farklı bir tat duyacaklar, izlenimleri daha farklı olacaktır, hem onun estetiği açısından, hem de temsil ettiği kültür ve düşün dünyası açısından. Ama ille de “Almanca çalınması gerekir” diye başka dillere çevirmekten vazgeçemezsiniz. Antik Yunan yapıtlarının Arapçaya çevrilmesinden, üzerinde çalışılıp geliştirilmesinden yüzyıllar sonra bu yapıtların özellikle Endülüs’te Arapçadan Latinceye, İspanyolca ve diğer Roman dillerine çevrilmiş olması Avrupa’daki Rönesans’ın aydınlanmacı dinamiğini sağlamıştır. Çeviri eylemi olmadan kültürel iletişim, etkileşim söz konusu olamaz.

S.G: Ahmet Cemal, “Vergilius’un Ölümü” adındaki çevirisinin önsözünde, kitabı kendisi için çevirdiğini, çünkü Vergilius’la kendini özdeşleştirdiğini söylüyor, sizin benzer itkileriniz var mı?

H.T: Ahmet Cemal ‘çevirmenlik mertebesi’ne varmak için Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’yle çıtasını yükseltip genç yaşında kendisine uzun süreli bir hedef koymuş ve bu hedefine de ulaşmış son derece başarılı bir çevirmen; ilkeli, birikimli, saygı duyulası bir usta. R. Musil’in Niteliksiz Adam çevirisi de onun ustalığına, nitelikli duruşuna başka bir örnektir.

Her çevirmenin gönlünde bir yazar, bir roman, hatta bir roman kişisi yatabilir. Ben de Brecht çevirdiğim için mutluyum.

S.G: Özellikle son çevirinizde, dile hâkimiyetinizin tadını çıkardım. Dil konusundaki titizliğinize öteden beri tanığım, o yüzden de bu söyleşiyi biraz da kendi cesaretimin test edilmesi olarak değerlendiriyorum. Dili böylesine kontrolünüz altına almak için özel yöntemleriniz var mı?

H.T: Dili kontrol altına almaktan çok, dilin olanaklarını en iyi şekilde kullanmak için çabalarım. Yazarın üslubunu ve bunun gerisinde yatan amacı aktarabilmek için gerektiğinde dili zorlamak da bu çabanın içine girer, girmelidir. Genelde, Almanca yazmış bir yazarı Türkçeye aktarırken, bu yazar Türk olsaydı şu yazdığını Türkçe nasıl söylerdi, sorusunun yanıtını bulmak için kuşkusuz, Almanca metni çok iyi anlamaktan öte, yazarın amacını da sezinlemek gerekir. Bundan sonrası Türkçeyi ne denli titiz ve özenli kullanmanızla, dilbilginizle, sözcük dağarcığınızla, en önemlisi de sağduyunuzla ve dildeki ‘hissiselim’inizle ilgilidir.

S.G: En sonunda bu söyleşiyi gerekli kılan yapıta; Bertolt Breht’in Julius Caesar adındaki romanına gelirsek, öncelikle sizin romana bakışınızı öğrenebilir miyim? Yazar, kurguda neden böyle bir katmanlı anlatım seçmiştir?

H.T: Tarihin nasıl çarpıtıldığından hareketle hamasete ve devletin çıkarları yalanına dayanarak kişisel çıkarlar yüzünden türlü entrikalarla yüz binlerce insanın köleleştirilip sömürülmesi, katledilmesi ve sonunda bunları yapanların tarihin kahramanları olarak gösterilmesi sorununu ele alıyor Brecht, tabii o her zamanki ustalığı, ironisi, kara mizahı, olaylara ve kişilere mesafeli duruşuyla.

Brecht, okurun özdeşleşmek isteyeceği kahraman yaratmaz, okurun olaylara kapılmasını, kişilere hayranlık duymasını engeller. Beş Paralık Roman’da olduğu gibi bu romanda da onun epik tiyatro oyunlarında kullandığı unsurlara rastlarız. Brecht’in tiyatrodaki yadırgatma etkisi (yabancılaştırma efekti), empatinin yerine akla yönelişin ilk iticisiydi. Dramatik biçim ile epik biçim farklılığı, duygusal tepki ile akılcı tepki farklılığı koşutluğunda gelişir. Brecht’in olaylar ve kişilerle okur arasında yadırgatma etkisiyle mesafe yaratması, okurun olaylara ve kişilere eleştirel yaklaşımını sağlamak amacını taşır. Caesar olsun, Cicero olsun, tüm kişiler acımasızlıklarıyla, tutkuları, cesaretleri, korkaklıkları ve türlü zaaflarıyla bildiğimiz insanlar.

Caesar fenomeninin hem kendisinin yaşadığı dönemde, hem de ölümünden yirmi yıl sonra değişik kişiler tarafından, epik tiyatroda da olduğu gibi zaman zaman epizotlarla aktarılması, anlatımın katmanlı olmasını zaten zorunlu kılıyor.

S.G: Söyleşiyi bitirirken son sözünüz ne olur?

H.T: Son 15-20 yılda Brechte olan ilgi nedense genelde azalmış görünüyor. Oysa yeni kuşakların onu tanımasının, oyunlarını izlemesinin, daha önce değindiğim nesnel-eleştirel bakışı edinmeleri bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum.

S.G:Teşekkür ederim.