Bir Yönlendirme ve Yapılandırma Ustası: Reşat Nuri Güntekin

Bir Yönlendirme ve Yapılandırma Ustası: Reşat Nuri Güntekin

163
0
PAYLAŞ

Reşat Nuri Güntekin’i tanımam Çalıkuşuyla olmadı, okuduğum ilk kitabı ACIMAK romanıdır. Romanın başkişisi Zehra, bir kasaba ilkokulu öğretmenidir. Her konuda neredeyse kusursuzdur. Kişilik zaaflarını asla bağışlamayan tavrıyla tanınmıştır. Kimi kimsesi olmadığı sanılmaktadır. Günün birinde ilçe milli eğitim müdürlüğüne gelen bir mektup kafaları karıştırır.

Zehra’nın babası ölüm döşeğindedir ve kızını görmek istemektedir. Zehra babasının olmadığını, öldüğünü söyler. Sonra fikir değiştirir ve babasını görmeye gider. Ancak yetişemez, babası ölmüş ve geride bir günlük bırakmıştır. Anlatı tekniğiyle başlayan roman, buradan sonra günlüğe dönüşür.  

Birlikte okuruz günlüğü, Zehra’nın ana-babası, kız kardeşi hatta büyük annesiyle ilgili yanılgılarına birlikte tanık oluruz. O kötücül kadınlar adamcağızı kuklaya çevirmişlerdir. Onların yüzünden işinden gücünden olmuş, içkiye alışmıştır. Karısının ahlaksızlığı yüzünde evine bile gidemez. Zehra’nın yaşamındaki büyük bir dönüşüme yol açar o günlük.

O zamanlar bizim için kitaba ulaşmak başlı başına bir serüven; bulduğumuzu okuyoruz. ÇALIKUŞU’nu ararken BİR KADIN DÜŞMANI elime geçti. Mektup tekniğiyle yazılmış bir roman. Başkişisi Sera’nın arkadaşına yazdıklarıyla başlıyor, sonrasında ikinci başkişi Homongolos’un ölü bir arkadaşına yazdıklarıyla dönüşümlü olarak sürüyor. Fiziksel arızalarını saymazsanız kusursuz bir erkek Homongolos. Güçlü bir kişiliği var ve çok yetenekli. Görüntüsündeki kusurlar yüzünden aşka sırtını dönmüş. Güzel, boş beyinli, hoppa Sera, onun bu direncini kıracağını söylüyor ve arkadaşlarıyla bahse tutuşuyor. Uzun çabalardan sonra başarıyor da, ama durumu sezen Homongolos ona bu zevki tattırmıyor.

Kafam karışmıştı, güzel kadınların kötücül olduğunu düşünmeye başlamıştım. Daha ergenlik çağındaydım, birikimim yok denecek kadar az… Zehra’nın büyükannesi, annesi, kız kardeşi ve Sera gibi sanılmak istemiyordum; çirkin görünmek gerektiğine karar verdim güvenirliğimi sergilemek (!) için elimden geleni yapıyordum.

Sıradaki kitap YAPRAK DÖKÜMÜ oldu. Rıza Bey, ileri yaşlarda evlilik yapan, beş çocuk babası bir devlet memuru. Düzenli bir yaşamı varken, bir yolsuzluğu görüp tepki gösteriyor, sonra da emekliye ayrılmak zorunda kalıyor. Eski öğrencilerinden biri öğretmenine sahip çıkıyor, sahibi olduğu işlikte üst düzey bir yöneticilik veriyor. Ancak Rıza Bey’in aracılığıyla işe alınan bir genç kızla eski öğrenci arasındaki yakınlaşmayı duyunca namusuna dokunuyor Rıza Bey’in, istifa ediyor. Ekonomik sıkıntılar başlayınca da evde saygınlığı kalmıyor. Kısaca o da bir kadın kurbanı. Önce komşu kızın hatasının, sonra kendi kızlarının ve eşinin. Bir anda çocuklarının elinde kuklaya dönüyor, sanki işiyle birlikte tüm iradesini de yitiriyor. Nedense yeni çözüm arayışlarına girmiyor, çocuklarını etrafına toplayıp, konuşmak gereğini de duymuyor. İyiliği amaçlayan tek kızı Fikret, onun da kimseye sözü geçmiyor. Sonunda aile içindeki düzen bozukluğuna, babasının düşkünlüğüne dayanamıyor, sevgisiz saygısız bir evlilik yapıp baba evinden ayrılıyor.

O yıllarda komşunun namusu komşudan soruluyordu, bunu anlayabiliyordum ama o kadar kalabalık bir ailenin reisi böyle ani kararlar vermemesi gerekir diye aklımdan geçmedi değil. Ama asıl öfkem o ikiyüzlü, tembel, gösteriş düşkünü kadınlara yönelikti. İnanılır gibi değil, ama oğul da babanın yolundan gidiyordu. Gerçi Rıza Bey’i mahveden karısı değildi onun tüm suçu kızlarının maşası olmasıydı, ama insan hayat arkadaşına karşı böylesine ihanet içinde olmazdı ki!

Sonunda ÇALIKUŞU elimdeydi işte. İnsanın içini ısıtan bir aşk romanı… Üstelik Çalıkuşu takma adlı Feride, peçenin altından bile dikkati çekecek kadar güzel. Yakın akrabası Kamuran’la evlilik hazırlığındayken ihanetini öğreniyor. Hem de öteki kadından. Kızmıyor, tepki göstermiyor, öç almaya kalkmıyor; sessiz sedasız tasını tarağını toplayıp Anadolu yollarına düşüyor. Nasıl özverili, nasıl zarif, nasıl cinsiyetsiz; hayran olmamak elde değil. Sanki Hz. Meryem’in ete kemiğe bürünmüş hali. Her türden zorlukla savaşıyor, eline erkek eli değmiyor. Düşkün bir kadının kızını evlat ediniyor. Evleniyor ama cinsellik yaşaması gerekmiyor. Bu arada eski nişanlısı yarım kalmış aşkını yaşamaya devam ediyor.

Arınmış gibiydim. Sonunda türünün tek örneği olsa da, iyicil bir kadınla karşılaşmıştım. Ondan sonra neredeyse tüm kadın öğretmenleri onunla kıyasladım.

Ne yazık ki hemen ardından geldi KIZILCIK DALLARI.  Ana babası ölmüş Gülsüm’ü köşke evlatlık diye alıyorlar. Gülsümcük daha küçücük bir çocuk. Her işe koşması gerekiyor. O da yetmiyor, kapılar dinletiliyor, birinin bir eşyasına göz koyarlarsa, Gülsüm’e çaldırıyorlar. Sürekli dayak yiyor. Erkeklerin adı geçmiyor pek, arada bir kâhya, bazen de damatlardan birinin gölgesi beliriyor, o kadar. Koca bir köşk dolusu yalancı, dalavereci, tembel, çıkarcı kadın! Yaşlısı da var genci de, ama iyisi yok. İşi gücü bırakmış, ufacık bir beslemeyle uğraşıyorlar.

Köşk bile olsa duvarlar arasına hapsolmuş onca insan, kadın olsun erkek olsun, yaşama katılamıyorsa çirkef üretmez de ne yapar; diye düşünemedim. R:Nuri Güntekin’in kadınları çok kötücül kadınlar, diye düşündüm. Ellerine fırsat geçerse yeni bir dünya savaşı bile başlatabilirlerdi. Neyse ki gönüllü tutsaklar gibi köşklerine kapanmışlardı, yaşama katılamıyorlardı da etkin olamıyorlardı. Kadınlara güvenmemem gerektiğine karar verdim, kendim de aynı cinsten olduğuma göre kendime de güvenemezdim.

Bu duygum yıllarca sürdü; ta ki Machivelli’nin PRENS’inde şu tümceyle karşılaşıncaya kadar. “İnsanlar konusunda genel olarak şu söylenebilir: nankör, kaypak, içten pazarlıklı, sinsi, tehlike karşısında korkak, para canlısı olurlar; tehlike uzaktaysa, onlara iyilik ettiğin sürece senin yanındadırlar, kanlarını, mallarını, yaşamlarını, çocuklarını verirler sana; ama tehlike yaklaşınca yüz çevirirler.”*

Ben bir yerden tanıyordum bu kişilikteki insanları… İşte oradaydılar, Reşat Nuri Güntekin’in romanlarında. Ete kemiğe bürünmüş kadar canlı, ama aralarında hiç erkek yok!

O zaman yeniden okudum yazarın yapıtlarını. Daha önce okumadığım Akşam Güneşi’ni; Eski Hastalık’ı, Son Sığınak’ı da… Kişiliklerden erkek olanların hepsi alkolik de olsalar, işsiz güçsüz de kalsalar, köprü altına da düşseler sorumlusu hep kadınlardı.

Yazarın öyle duru ve doğrudan bir anlatımı var ki, yanış anlamış olmam olanaksız, yine de emin olmak için roman yorumlarını inceledim ve aynı sonuca vardım. Erkekler yetenekli, becerikli, iyicil, hatta yakışıklı ancak hepsi de kadın elinde oyuncak gibiler. Kadınlar onca engele, yaşamın dışında kalmışlığına karşın güçlü bir iradeye sahipler ve ne istediklerini biliyorlar. Çalıkuşu’ndaki Feride bile, olanca tepkisiz duruşuna karşın, öylesi zor koşullarda kişiliğinden ödün vermiyor. Ne alkolik oluyor, ne kaldırımlara düşüyor. O halde yazar, kendi cinsini neden böylesine edilgin tasarlamıştı? Bu bir anlamda ihanet sayılmaz mıydı?

İşte o zaman amaçlanan temayı anladım sanki. Yazar erkeği, sadece toplumun yüklediği sorumluluklardan değil, doğanın yüklediklerinden de azat etmiş. Kalıcılığını belki biraz da buna borçlu.

Bu sonuca vardıktan sonra aklıma şöyle bir soru geldi: acaba din, ahlak, yasa, politika, sermaye, iktidar güçleri gibi edebiyat da erkek mi?

Oğlak Klasikleri ; Machivelli: Prens. Sayfa:136–137