BİR RÜYADAN ARTA KALMANIN HÜZNÜ

BİR RÜYADAN ARTA KALMANIN HÜZNÜ

321
0
PAYLAŞ

Çok kez seminerlere, kişisel gelişim kurslarına katılmışımdır. Aynı düşünce evreninde dolaştığımız insanlarla bir arada olmaktan mıdır nedir sona gelindiğinde güzel bir rüyadan uyanmanın hüznünü duyarım. Gözlerimi kapatsam da nafile!

Yeni bir rüyadan daha arta kalmanın hüznü içindeyim: 17 yolcudan oluşan bir gemide kendi okyanuslarımızdaki zenginlikleri keşfetmeye çalışırken paylaşımları böylesine keyifli bir grup olacağımızı düşünmemiştim: Hepi topu dört hafta sonunda kırk yıllık dost halkası oluşturmak, kardeşinle paylaşamadıklarını paylaşmak, özelini duymak, gözyaşında yüreğini ıslamak; sonra içindeki çocukla kahkahalara boğulmak; şakalarımı, yakıştırmalarımı kaldırabilecek mi acaba demeden hoşgörüsüne sığınabilmek….

Bunda 17 kişinin karakterlerinin yakınlığının, olgunluğunun yanında Fügen’in önsezilerinin ve keyifli bir sağaltım ortamı oluşturan Sola Unitas’ın payı büyük. Etkinlikler, demoların içeriği ne kadar doğaçlama ise dersler bir o kadar planlı ve düzenli. Okul kitaplarında hep hayal ettiğim bir tarzda kitap veriyorlar elinize: İki günün içeriği ile ilgili bilgiler var ve belli sayfalar not almanız için boş bırakılmış. Kitap sonunda haftanın değerlendirmesini yapıyor böylece neler öğrendiğinizi görebiliyorsunuz. Bol bol okumanız, öğrendiklerinizi uygulamanız gerekiyor. Burada ne olduğunuzun hiçbir önemi yok çünkü siz: “Abasız postsuz bir derviş” misali sadece gönlü ve aklı ile gelen öğrencisiniz!

Gelelim yolculuğun kılavuz kaptanlarına:

Yetkin gruplara bilgi satmak zordur, ikna etmek de. İlkleri atlattıktan sonra başarmanın havasına girer, şişebilirsiniz. Her ne kadar göstermemeye çalışsanız da alıcı grup bunu yakalar, size inanmamaya başlar. Bu samimi bayanlarda bunu göremiyorsunuz, gülüşlerindeki samimiyet, yaptıkları işe inanmalarından geliyor; egolarına değil işlerine hakimler.

İlk kaptanımız Yeşim: Lezzetli bir yemek öncesi sunulan şarap tadında; işine hakim, anlattıkça devleşen badem şekeri. İçsel yolculuğun bu ilk kıpırdanışları için emniyet kemeri gerekli, yaralar kanayabilir. Dozunda tutmayı biliyor Yeşim, ne de olsa eğitimci olarak yılların tecrübesi elinde.

İkinci kaptanımız yaz güneşi sıcaklığında Fügen: Koçluğun alet çantasını tanıtıp metaforlar dünyasında duyguların resmini çizdiriyor. İlk somutlamanız kendi duygularınız olunca ‘’AHHHA! oluyorsunuz. “Buraya kadar tamam mıyız?” “Süper!” … Fügen’in gamzelerinin derinliklerinde kaybolma ihtimaline dikkat!

Üçüncü kaptanımız zarif ama bir o kadar da güçlü kuzey leydisi Tuğba: Teknikleri ve bilinç kavramını anlatıp uygularken çok iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor; size de kendi yeteneklerinizi keşfetme fırsatı sunuyor.

Ferrari’sini Henüz Satamayan Bilge

Dördüncü kaptanımızı merakla beklemedik dersek yalan söylemiş oluruz:

Bir hadis Tanrı için: “Ben gizli bir hazine idim, istedim ki görüneyim, görünmek için bu evreni yarattım.” diyor. Mutasavvıflar da bu sözden yola çıkarak evreni tecelli ve yansıma olarak görüyorlar. Öyle ya hazinenin değer bulması için görünmesi gerek.

Düşünün ki bir küp altınınız var ve siz onu yıllardır toprakta saklıyorsunuz. Bu hazine sizin midir yahut bu hazine toprak mıdır, hazine midir? Oysa hazineler diyebilmemiz için kullanılması, değer görmesi ve böylece değerinin artması gerek.

Bilgenin bilge olduğunu nasıl anlarsınız? Tabi ki faydası dokunduğunda. Sermayeye hizmeti bırakıp kendini yeniden var eden bir bilge Ferrari’sini satıp Tibet’e ya da en yakın bir sahil kasabasına yerleşip inzivaya çekilse, kitaplarıyla baş başa kalsa ne değeri olurdu?

Bizim bilge de bu yüzden Ferrari’sini satamıyor. Hayata pragmatik pencereden bakan bu bilgeyi,   Tibet’i şehrin merkezine taşıdığını görüyorsunuz; Zamanı ve mekanı aşıp evrensel dillini duyuyorsunuz. Günümüz kaotik yaşamının buna daha çok ihtiyacı yok mu zaten?

(Yine de ne kimseye tam bilge diyebiliriz ne de kendimize. Bu, ölünceye kadar süren bir yolculuktur. Dağ başında büyüdükçe ağırlaşan; ağırlaştıkça büyüyen kartopu gibidir bilge kişi. Bizim dördüncü kaptanımız da böyle düşünüyor, bunu belirtmezsem tevazusuna haksızlık etmiş olurum.)

Sonuçta dördüncü kaptanımızı okyanusta kulaç atarken gördük, salto yaparken, pike yapıp su üstünde süzülürken… bizse bu sırada nefesimizi tutup kendi okyanusumuzda olup bitenleri anlamaya çalışıyorduk .

Bütün bu yolculuk boyunca ‘KOÇ’ olma serüveninin önce kendi iç zenginliğini keşfetmenin, kendini var etmenin olduğunu sonrasında çevremize ancak el uzatabileceğimizi gördük. Aziz Nesin’in ‘’Bir Şey Yap MET’’ oyunundaki gibi insanları sıradanlıktan ve mekaniklikten kurtarmak için bir şey yapmalarını, harekete geçmelerini  sağlamayı amaç edinmiştik, neden’i kullanmadan nasıl’ı öğrendik.

Burada her kaptan sizi kendi okyanusunuzda yüzmeye davet ediyor, başlarda boğulduğunuzu düşünebilirsiniz; sonuçta yüzmeyi öğreniyorsunuz ama okyanusta uçmak istiyorsanız bu size bağlı.

TEŞEKKÜRLER SOLA UNİTAS

HAVVA TOZAN

BİR CEVAP BIRAK