Bir Farkındalık Bin Düğüm Çözer

Bir Farkındalık Bin Düğüm Çözer

312
0
PAYLAŞ

İnsanların hayatlarında dönüm noktaları diye adlandırdıkları olayların öncesinde kesinlikle çok büyük farkındalıklar yaşadıklarını düşünüyorum. Farkındalık, beraberinde aksiyonu ve sonrasında da değişimi getiriyor. Pekâlâ o farkındalığa ulaşabilmemiz için ne olması gerekiyor derseniz en etkili yöntemin, en derinlere inen sorulardan geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Kendini, yaşanmışlıklarını, yaşanmışlıklarıyla beraber hissettiklerini, tepkilerini ve duygularını yakından takip eden biri olarak koçluk yolculuğumla birlikte bu sorgulamalarım daha da arttı. İnsanın kendini keşfe çıkması kadar, derinlere indikçe fark ettikleri kadar ve de fark ettikleriyle dönüşmesi kadar heyecan verici bir şey yoktu benim için. Hal böyle olunca sevgili Umut Kısa’nın vereceği “Kalıtsal Aile Travmaları” eğitimini sabırsızlıkla beklemeye başlamıştım. Kim bilir okyanusumda neler vardı su yüzüne çıkmayı bekleyen…

Eğitim sırasında çalışma fırsatını yakalayan şanslı kişilerin arasındaydım. Hayatımın en acı olayına yoğunlaşmış, yaşadıklarımı, iz bırakan kareleri bütün samimiyetimle paylaşıyordum. Karşılaştığım soru aslında daha önceden de üzerinde düşünmüş olduğum bir soruydu. “Hayatta bir insanın yaşayabileceği en kötü ne olabilir?”. Dedim ya ben zaten bunu düşünmüştüm yani soru çalıştığım yerden gelmişti. Ve fakat asıl şaşırtan cevaptı! “Çocuğunu kaybetmek”… – Yaşadın mı böyle bir olay? – Hayır! – Ailede yaşandı mı? – Hayır! – İlginç!

Çalışmamızın diğer detayları benim asıl konumla devam edip, o güne kadar yapmam gereken duygusal bir veda ile sona erdi. Deneyimlediğim en faydalı anlardan biriydi. Mutluydum, hüzünlü ama huzurluydum. Evime geldim, dinlendim, düşündüm, diğer dosyalara da bir göz attım. Gel gelelim sorulan soruyu ve verdiğim cevabı bir türlü birbirine bağlayamıyordum. Günlerce aklımdan çıkmadı, üzerine kafamı hatırı sayılacak derecede yordum. Nasıl oluyordu da henüz anne olmayan, anne olmayı istemek gibi çok yoğun bir duyguya da sahip olmayan ve en önemlisi oniki yaşındayken anne ile babasını trafik kazasında kaybederek zaten çok zor bir sınav vermiş olan ben!, hayatta yaşayabileceğim en kötü olayın çocuğumu kaybetmek olduğunu düşünebiliyordum??? Üstelik ailede bile benzer bir durum yaşanmamışken, derken…! Hafızamın gözlerimin önüne serdiği kare tüylerimi ürpertmişti. Hayretler içinde görüntüye bakakalmıştım. Dört erkek çocuğundan ikincisini yirmi yaşına geldiğinde hastalıktan kaybeden, şimdi de en küçük oğlunun ve gelininin trafik kazasında öldüğünü, zaten felçli olan bedenine sakinleştirici iğneler yapılarak öğrenen babaannem! Oturduğu divanın karşısında kendimi onu izlerken bulmuştum. Demek insan çocuğunu kaybettiğinde bu hale geliyordu! O zaman asla babaannem olmayacaktım!

Ben merdivenlerden derinlere indikçe, düğümler de teker teker çözülmeye başlıyordu. İki ismimden ilkinin onun adıyla aynı olmasından, fiziksel özelliklerimden dolayı sürekli kendisine benzetilmemden rahatsız olmam ve bütün bu gerçekleri yokmuş gibi inkâr etmem, hepsi, o resimden kaçtığım içindi. Hâlbuki ben severdim babaannemi! Beraber bahçesindeki zambakları sulamayı, Karşıyaka eski tren istasyonundaki parkta gazoz içip salıncakta sallanmayı, alışverişe gidip bana en güzel kıyafetleri almasını, beraber dedemin yemeğini hazırlamayı, babamı ona şikâyet etmeyi, en küçük torunu ve gözünün bebeği olmayı severdim… Diplerden çıkıp tokat gibi yüzüme çarpan o resim hatıralarımızın silinmesine, neredeyse tamamen babaannemden vazgeçmeme sebep olmuştu. Şanslıydım, çünkü kendime o soruları sorma, cevapların götürdüğü yere kadar takip etme fırsatı tanımıştım.

Babaanneciğim;
Artık adımı sorduklarında sana benzeyen gülümsemem ve kalbimde sıcaklığınla “Nahide Eda Yorulmaz” diyorum. Ve sana söz veriyorum, çocuğum olduğunda onu kaybetmekten korkmaktansa, onunla geçirdiğim her anın, tıpkı seninle olduğu gibi, kıymetini bileceğim. Huzurla uyu…
Korkmadan indiğiniz her merdivenin sonunda ışık sizi bekliyor olacak.
Farkındalıkla kalın…