Bir Ergenden Mektup Var

Bir Ergenden Mektup Var

4789
0
PAYLAŞ

Ne zaman tanıştık sizinle tam olarak hatırlamıyorum. Çocukluğumdan beri oralarda bir yerlerdeydiniz. Ailemden sonra ikinci bir göz gibi izlediniz beni yıllarca. Parklarda, bahçelerde, otobüslerde ve sokaklarda yürümemi, konuşmamı, oyunlarımı, yaramazlıklarımı gözlediniz. Bazen beğeni ve övgü dolu sözleriniz geldi kulağıma. Ne tatlı, ne güzel, ne akıllı bir çocuk olduğumu söylediniz anneme, babama. Bazen yaramazlıklarıma göz diktiniz sessizce. Anne babam daha bir tedirgindi sizin yanınızda nedense. Evde kızmadıkları şeylere kızarlardı örneğin. Oradan anlardım sizin onlar üzerindeki sessiz gücünüzü. Eteğine yapışıverirdim annemin kendimi güvende hissetmediğimde aranızda. Bazen de babam kucağına alırdı beni kalabalığınızdan korumak için. Çocuktum o zamanlar. Ailemin yanındayken size karşı sanki daha bir güvendeydim.

“Ergen” deyip de etiketlediğiniz dönemde değişti sizinle olan ilişkim. Anladım kurallarınız var sizin de kendinize göre, bu güne kadar hiç bilmediğim. Değerleriniz biraz değişik. Hatta biraz fazla karışık benim için. Nasıl desem, sanki “iki yüzlü” sünüz biraz. Bir taraftan korumak ister gibisiniz beni. Bir taraftan hazır gibisiniz ezip geçmeye. Buruşuk bir gömleğin kırışıkları üzerinde defalarca gidip gelen bir ütü misali, kızgın bir sessiniz kafamın içinde. Ben buruşuğum da sanki siz hiç değilsiniz…

Öylesine sessiz bir yalnızlık içindeyim size karşı. Teslim olsam şimdi sorgusuz sualsiz, alıverirsiniz içinize beni. Sizden biri oluveririm bir anda. Ama bu o kadar da kolay değil işte. Malum hormonlarım biraz düzensiz benim bu dönemde. Aklım biraz karışık. Sizin o kesin kurallarınızla ilgili bir sürü sorular var kafamda. Merak etmeyin, çoğu şimdilik sessiz. Sadece uzaktan izliyorum hepinizi. Tek tek tanışsam sizinle, konuşsam, anlatsam kendimi belki anlaşabiliriz. Ama böyle hep bir aradayken siz, tek ses gibisiniz. Tek bir beden, tek bir ruh gibi. Öyle de güçlüsünüz ki üstelik benim bu “ergen” dünyamda. Ya sessizce kabullenmeliyim bu gücünüzü…ya da ispat etmeliyim size varlığımı küçük ya da büyük bir isyanla. O garipsediğiniz giysilerime bürünmeliyim mesela. O yadırgadığınız saç stilim de ürkütür sizi biraz tahminim. Anlam veremediğiniz sözcükler de uydurabilirim, sadece benim gibilerin anlayacağı. O zaman henüz sizin tarafınızda olmadığımı daha net anlayabilirsiniz. İyi ve doğru olanı yapmak istiyorum aslında çoğu zaman ama sizin de yeterince iyi ve doğru olduğunuzdan emin olamadım daha. Test etmedim sizin o çok sevdiğiniz kurallarınızı, sınırlarınızı. Hormonlarımın da etkisi var tabii, siz daha iyi bilirsiniz. Biraz daha fazla heyecan, biraz daha yüksek risk ve hatta tehlikeye daha hazırım ben bu dönem. Siz bunların verdiği keyfi artık bilmez gibisiniz. O kadar güvenli, o kadar kontrollü, o kadar sıkıcı görünüyorsunuz ki bana buradan bakınca.. “Toplum amcam”, “Toplum teyzem” benim. Benim içimde sıcacık akan o deli kanı, siz çoktan kaybetmişsiniz.

Yine de çok istersem eğer ortak noktalarda buluşabilirim sizinle. Aynı takımı tutabiliriz mesela bazılarınızla. Aynı filmleri, dizileri, TV programlarını izleyebiliriz. Kitaplar, gazeteler, müziğimiz de olabilir ortak noktamız. O zaman biraz daha yakın görünürüz birbirimize belki. Ama yine de siz benim ailem değilsiniz…Ailemin sizin ağzınızın içine bakması da üzüyor, geriyor beni çoğu zaman. Siz ne dersiniz diye kara kara düşünüyorlar en ufak isteğimi yerine getirmek üzereyken. Sizin beğenileriniz, takdirleriniz o kadar önemli ki onlar için. Gerçek beni görmez oluyor gözleri, sizin gözlerinizle bana bakarken. Sizin hoşunuza gidecek okulları kazanmalı, sizin takdir edeceğiniz meslekleri seçmeliyim belki onların daha rahat hissetmesi için. Bunları yapamasam da en azından başlangıç olarak sizin onaylayacağınız şekilde giyinmeli, sizin beğeneceğiniz şekilde davranmalıyım. Yine de bazen, ailemde öğrendiklerimle bile uyuşmuyor sizin değerleriniz, beklentileriniz. Gelenekleriniz, görenekleriniz, dini ritüelleriniz örneğin. Ailemde yaşadıklarımla sizin dayattıklarınız çok farklı olabiliyor birbirinden. İşte o zaman bu farklı boyutlar arasında kaybolmaya daha bir yakın duruyorum ben. Daha çok sorguluyorum sizleri, ailemi, kendimi…O zaman daha da anlamsız geliyor kurallarınız. Ve ben daha bir “öteki” hissediyorum benliğimi. Ne oluyorsa o zaman oluyor işte. İçimdeki isyan ne ile sönecekse ona yöneliyorum ben. Beni en çok ben gibi kabul eden, bana kendimi ben gibi hissettiren her kimse, neyse ona. Belki bir arkadaşa, belki bir gruba. Sanatıma, sporuma,resmime, müziğime, şiirime, yazıma belki. Belki de sizin “kötü” deyip eleştirdiğiniz o sağlıksız alışkanlıklarıma.

Böyle isyankar durduğuma bakmayın. Öyle önem veriyorum ki aslında kendi aranızda, fısıltı ile bile konuştuklarınıza. Güzellik hakkında söyledikleriniz örneğin, çınlayıp duruyor kulaklarımda. Zayıf olmalıymış güzel kadın dediğin. Erkek, uzun boylu ve kaslı olursa iyiymiş bizim toplumda. Benim için söylenmiş değilse bile, ben de öyle görünmek isterim. Diyetler yaparım zayıflamak için, ilaçlar alırım gerekirse kas kitlemi arttırıcı. Ne kadar önemsemiyor gibi görünsem de, ben de sizin beğeneceğiniz ölçülerde olmak isterim. Olamadığımda ise özgüvenimi kaybeder, daha çok içime dönerim. Bazen de görmeyin beni ve bedenimi diye vücudumu bilinçsizce gizlerim. Kamburluk ve kas gelişmemesi bile olabiliyormuş ilerleyen yıllarda sırf bu yüzden . (*1) O nedenle lütfen gözlerinizi öyle kontrolsüzce üzerime dikmeyin.

Oysa güzelliğin tanımı, toplumdan topluma nasıl da farklı. Okuduğuma göre Batı Afrika’da kilolu olmakmış güzelliğin tanımı örneğin. 30 kiloya kadar kilo aldıran güzelleşme merkezleri varmış. Evlenmek üzere olan genç kızlar gidermiş daha çok (2*) Ben o toplumda yetişmediğim için acaba daha mı şanslıyım? Yeme bozuklukları ile ilgili çeşitli hastalıkların temeli de bu ergenlik döneminde atılıyormuş en çok. Anorexia Nervosa, Bulima Nervosa aşırı kilo kaybına yol açarken, “zorlanımlı aşırı yeme” de de fazla kilo alma sözkonusuymuş. (*3) Yani beynime işlediğiniz o güzellik algınızın, özgüvenimi düşüren o güzellik tanımlarınızın beni hasta ettiğini görürseniz şaşırmayın.

Toplum içinde ileride oynamamı istediğiniz roller de düşündürüyor beni bu ara. “Kadın dediğin şunu yapar…” “Erkek dediğin böyle davranır” genellemeleriniz. Kadın- erkek olarak dengeleriniz, dialoglarınız, paylaşımlarınız da yakın takibimde, biliniz. Annemin mutsuzluğunda, babamın endişelerinde hep sizin iziniz var. Belli ki onları da zamanında olduğu gibi kabul etmemişsiniz. Bir eşitsizlik var sanki aralarında. Anlaşamıyorlar da bazen birbirleriyle. Sanki ikisine de hak ettikleri yeri ve değeri vermemişsiniz. Birini diğerinin önüne koymuşsunuz bazen. “Her başarılı erkeğin “arkasında” bir kadın vardır” demişsiniz. Kadın ile erkeğin “yan yana” olması gerektiğini göstermiş oysa Atatürk size. Kendi yatında çekilen bir fotoğrafında gördüm, Suudi Arabistan kralının solunda tayyörlü bir kadın profesör ve kucağında kız çocuğu Ülkü ile verdiği pozda apaçık vermiş mesajını. “Kadın, erkek, çocuk yan yana olmalı” demiş adeta. Ayırmamış ne eğitimde, ne sosyal hayatta kadın ile erkeği. Toplum hayatına en büyük yatırım olarak görmüş verilen bu değeri, eşitliği. (*4) Ama belli ki siz onu yeterince dinlememişsiniz.

Ben de sizler gibi mi olayım peki ? Bir şeyler artık değişmesin mi? Ne kadar da severim değişimi, ne kadar da açığım yeniliklere oysa bu yaşımda …Siz en çok moda ve teknolojide görürsünüz bu yönümü. Sizin elinizi sürmeye cesaret edemedikleriniz benim için çocuk oyuncağıdır, bilirsiniz. Hatta konu teknoloji olunca takdir de edersiniz beni, becerilerimi kabullenirsiniz. Hızlı öğrenirim, çabuk kavrarım, hemen kullanırım sevdiğim, ilgimi çeken teknolojik aletleri. Bütün dikkatimi veririm eğlenceli konular için. Ah siz de bu yönümü keşfedip, daha iyi bir eğitim için, daha etkin şekilde kullanabilseniz . Sizin dolduramadığınız o boşluğu, televizyonlar, bilgisayarlar, cep telefonları, oyunlar dolduruyor şimdi. Üstelik bazıları öyle heyecan verici, öyle şiddete özendirici ki; bir virüs gibi etkiliyor bizi. “Şiddet virüsü” diyorlarmış buna. Bir ara sadece varoşlarda, fakir semtlerde, uyuşturucu kullanan gençlerden yayıldığı sanılmış olsa da, sonradan anlaşılmış işin asıl kaynağının televizyonlar, şarkı sözleri, klipler olduğu..(*5)

Sizin bu “ergenlik” dediğiniz dönem benim için çocukluk ülkesinden, yetişkinlik ülkesine geçtiğim bir köprü gibi aslında. Köprünün uzunluğu, kısalığı, sağlamlığı, zayıflığı belirleyecek belki de yetişkinlik ülkesine yanımda götüreceklerimi. Kısa bir köprü olursa bu geçtiğim , hızlı büyüyen bir yetişkin olacağım belki. Savaş ve yoksulluk gibi nedenler, büyükleri çökertir, çocukları hızlı büyütürmüş. (*6) İkisi de hiç olmasa ne güzel olurdu. Bu biraz da sizlerin elinde değil mi?

Toplumunuzun topu ile uzlaşamam öyle hemen, beklemeyin. Ancak küçük küçük topluluklara girerek alıştırabilirim kendimi buna. Onu da mümkün olduğunca kendim seçmeliyim. Sevgi, anlayış ve güven ihtiyacımı bu şekilde giderebilirim belki bu dönem. Ama “grup tiryakisi” olup “başkaları tarafından ayakta tutulma” tuzağına (*7) da düşebilirim. Kendimi bulmak adına anne babamın değerlerinden farklı değerler seçeyim derken, bu defa da kız, erkek arkadaşlarım tarafından kabul edilmek için kendi benliğimi inkar edebilirim. Uyum sağlayarak sevgi kazanacağımı düşünerek, sevilmek için her şeyi yapabilirim.(*8) Buna izin vermeyin. Unutmayın bu dönemde de ihtiyacım olan şey; kendim olmak, kendimi tanımak, kendimi sevmektir. Bana kendim olabilmem için uygun fırsatlar verin.

Ama sizin bu “fırsat”tan anladığınız, meydan muharebesine çevirdiğiniz şu meşhur sınavlar olmasın sakın. Ergenin, toplumun saygıdeğer bir üyesi olabilmesi için yetişkinliğe geçişinde, değişik toplumlarda değişik ritüeller varmış. Bazı toplumlarda erkek ergenler güreştirilir, bazılarında at üstünde cirit atarlarmış. Avustralya’da da yerliler, ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemine gelenleri 10 gün süreyle ormana bırakır, sağ kalanların toplumda saygıdeğer bir yeri olduğuna inanırlarmış.(*9) Bunlarla nasıl bir ilgisi var tam olarak bilemesem de Doğan Cüceloğlu şu meşhur Üniversite Sınavlarını da bu kategoriye koymuş. “Günümüzde sınav, ülkemizde gençler için sanki böyle bir ergenlikten yetişkinliğe geçiş döneminde kendini kanıtlama süreci görevini yapmaktadır.” (*10) demiş. Toplumun “saygıdeğer” bir üyesi olma sürecimi böylesi bir olaya bağlamasa iyiymiş. Sistemin koyduğu sayılar ve sınırlar içinde, yarışa giren bir çok arkadaşımın istediği sonucu alamadığı düşünüldüğünde, toplumun “saygıdeğer” üye seçiminde daha adil ve insani olan başka yöntemleri benimsemesini isterdim .

Diğer taraftan, sevgili toplumunuz (!) saygıdeğer bir üyesi olup olmayacağımı belirlemek için hangi yöntemleri, ritüelleri seçerse seçsin, bir ergen ya da bir yetişkin olarak, kendi “saygıdeğer”lik tanımımı kendim yapmak isterim. Yine de biliyorum ki ; Batı Toplumları bireysel gelişimi ön plana çıkaran, gençlerin otonomisini ve öz güvenini destekleyen bir kültürel yapıya sahipken, Doğu Toplumlarında, toplumun ihtiyaçları daha ön plana geçmiş. İtaat eden, ailesine ve topluma bağlılığını ifade eden gençler tercih sebebi. (*11) Günümüzde ve ülkemizde göçün, küreselleşmenin, çok kültürlülüğün etkileri günden güne daha fazla hissedilirken, benim hangi alt kültürün, hangi azınlık grubun, hangi coğrafyanın, hangi dini inancın etkisindeki bir toplumun ergeni olduğum da, bu dönemde yavaş yavaş bulmaya başladığım kimliğim açısından önemli olacak sanırım. Büyük şehirlerin varlıklı semtlerinde kimliğini arayan bir ergen ile, doğu illerinin dağ köylerinde ergenliğini yaşamakta olan bir ergenin ortak yönlerini, ortak dertlerini siz nasıl bilebilirsiniz ? Aynı ülke sınırları içinde, bu kadar iki ayrı uçta yaşayan ergenin “aynı” toplumun etkisi altında olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz?

Her toplumun kendine özgü kabulleri ve kuralları olduğu düşünüldüğünde, bu iki farklı coğrafyada, farklı sosyo, ekonomik, kültürel yapıda ergenlik dönemini geçirmekte olan gençlerin örneğin; iş yaşamı, kadın hakları, bireysel özgürlükler, cinsellikle ilgili inançlar, dini kabuller konusunda içinde bulundukları ortamdan ne şekilde etkileneceklerini tahmin etmek zor değil. Diğer taraftan, “göç” gibi bir etken sonucu, farklı coğrafyalarda olan bu gençlerin, aynı şehir ortamında bir arada yaşamaya başladıklarını düşünün bir de. Kültürel değişim sürecinde yaşanan çatışmalar, ergenin “ bir topluma ait olma” duygusunu ve “kimlik” bütünlüğünü tehdit ettiğinde, “ kimlik karmaşası” ve “rol bunalımı”nın ortaya çıkması da muhtemeldir. Ebeveynleri dahi son derece olumsuz etkileyen bu süreçlerde ergenin de “değişken ve tutarsız davranışlar”, “çatışmalı sosyal ilişkiler”, “dürtüsel davranışlar” sergilemesi hiç sürpriz değil. (*12) Bu durumda olursam bende bile depresyon, sosyal izolasyon, önceki kültürün değerlerine aşırı bağlanma ve yeni kültürü tümüyle reddetme görebilirsiniz.

Aynı ülke içinde apayrı kültürler bir araya geldiğinde böylesine çatışmalar olurken, diğer taraftan dünyanın öbür ucundaki ergenlerle de aynı frekansta olabilirim ben. Bilirsiniz işte, şu meşhur “küreselleşme”. Aynı fast food alışkanlıkları paylaşıp, aynı marka giysiler giyeriz artık biz. Bilgisayarda aynı oyunları oynar, aynı filmleri, dizileri izleriz. İnternetimiz sağ olsun, sanki dünyanın iki ayrı ucunda değil de, aynı mahallede yaşıyor gibiyiz. Dilimiz bile ortak artık, internet sitelerinin bile % 85’i aynı dilde; İngilizce. (*13) Yani ayrı toplumların ergenleri olsak da aynı dili konuşuyoruz biz…Farklı müzikler, farklı inançlar, farklı felsefeler ile büyümüş de olsak, birbirimizle kolayca etkileşip, bu yaşlarda kolayca değişebiliriz.

Bu yüzden de kolay anlaşamıyoruz artık sizinle. Eskiye göre daha çok çatışıyor sanki kuşaklarımız. Küreselleşmenin çok hızlı gerçekleşmesi, toplumlardaki kuşaklararası farkların çok belirgin olmasına yol açarmış. Özellikle gelişmesini tamamlamamış üçüncü dünya ülkelerinde bu kuşaklararası kültürel farklar daha da dikkat çekici boyuttaymış.(*14) Yani diyeceğim o ki; bütün mesele sizin o gelişimini tamamlamış, muhafazakar kimlik ve tutumlarınıza karşı, bizim dışa bağımlı ekonomilerde, dış etkileşimlere daha açık olan ve yeniden şekillenen yapılarımız. Nasıl da etkiliyor beni ve benim gibileri sizin o “siyasi, ekonomik, kültürel kararlarınız, politikalarınız, farkında mısınız? Örneğin Sanayileşme çağını başlatarak, mesleki çeşitlilikleri arttırdınız. Mesleki uzmanlaşmalar için uzayan okul yılları sonucu evlilik yaşı uzarken, aileye bağımlı geçirilen süreler de artmış. (*15) ( Larson ve Wilson, 2004) Eğitim ve para kazanmak için başka şehirlere, ülkelere taşınmalar arttıkça, kültürel etkileşimler ve aile içi kültürel çatışmalar tırmanmış. Neyse ki ben bir ergenim ve değişimlere hızla ayak uydurabilirim. Ne kadar da şanslısınız, farkında mısınız? Yeter ki çatışmayın artık benimle. Bu değişimin ilk adımını, şehirden şehre, ülkeden ülkeye göçlerle aslında sizler attınız. Her şeyi baştan aşağı değiştirirken, beni “aynı” tutmayı başaramazsınız. Yepyeni bir şehirde ya da farklı bir ülkede başladıysam yeni güne, beni biraz daha fazla anlamaya çalışmalısınız.

Yenilikleri denemeye açık olan yapımla, piyasaların da gözü benim üzerimdedir artık bu yaşımda. İhtiyaçlarım ve zaaflarımla, pazarın en sevdiği müşteri grubundayım. Tüketim konusunda hedef kitle içindeyim. Bu sistem içinde artık ben de, zengin olma hayali kuran, doyumsuz bir bireyim. Para kazandıran meslekleri tercih etmem, bilgimi, zekamı, çalışmalarımı ve deneyimlerimi satmaya hazır olmam hep bu yüzden. Güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya düzeninde, ben de kendi yerimi almaya hazır sayılırım.(*16) Paranın en önemli güç sembolü olduğu bu sistem içinde, en zengin ve güçlü görünenlerdir artık benim rol modellerim. Özenirim. Örnek alırım. Taklit ederim.

Siz yine de bu kadar emin olmayın benim maddi çıkarlarımla ilgili eğilimlerimden. Ne yapsam da ulaşamayacağımı biliyorsam o zenginliğe, sömürülüyorsa yaşadığım yerin kaynakları, gücü elinde tutan iş adamları ya da devletler yoksullaştırıyorsa içinde bulunduğum toplumu, işte o zaman çok fena öfkelenirim. Bu öfke ile daha bir bağlanırım geleneksel değerlerime, muhafazakarlaşırım belki. Hatta belki radikalleşirim. Değerlerime olan bu aşırı bağlılığım da şaşırtır sizi. Kendim olmak gibi bir derdim olmaz artık benim. Hele bir de bu öfkemi fark edip değerlendiren, bir de üstüne beni bunun için ödüllendiren bir grup içine düşersem, işte o zaman kendimden bile vazgeçebilirim. Grubumun ideallerini ve davranışlarını benimser, bunu da kendi kimliğim olarak sahiplenirim. Grup içindeki liderler idollerimdir artık. Öfkem ve isyanım en güçlü yanım. Ailemden, arkadaşlarımdan dışlanmış, zorluklardan ve çatışmalardan bıkmış ve yılmışsam eğer, onlara “var” olduğumu ispatlamak için her türlü tehlikeye ve şiddete alet olabilirim.(*17)

Korkuttuysam sizi potansiyel öfkemle, bana biraz daha fazla değer verin. Kimliğimi geliştirmem, özerkliğimi fark etmem, kendim olarak değerli olduğu hissetmem için doğru şekilde ilgilenin. Uygun rol modellerle destekleyin beni. Örneğin başarılı bir sporcu, bir sanatçı, bir bilim adamı ya da zanaatkar gibi olabileceğimi fark ettirin. Onlar gibi olabileceğime inandırın. Belki o zaman kendime daha çok güvenir, bir grup içinde eriyip gitmekten kurtulabilirim. (*18)

Gelelim şu birlikte en çok zaman geçirdiğim ve yine sizden en çok laf işittiğim arkadaşım olan “medya” ile ilişkime. Televizyon, internet, sosyal medya, cep telefonu, chat…Günde ortalama 5-6 saat onlarla iç içeyim. Onlarla eğlenir, bilgilenir, sosyalleşir, dinlenirim. Filmler, müzikler, klipler, sporcular, sanatçılar ve ünlü insanlarla dolu bir dünyadır orası. En çok izlediklerim ve en sevdiklerim içinden rol modeller beğenir, onlarla özdeşleşirim. (*19)

Atalarımız demiş ya; “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim..” Ben de medya ile olan ilişkimden işte o şekilde etkilenirim. Şiddet ve cinsellik ile ilgili ne kadar çok şey izlersem örneğin, orada gördüğüm davranış modellerini o kadar çok benimser, gözümde normalleştiririm . Gerçek hayatla olan bağım azaldıkça, bazen dış dünyayı daha tehlikeli olarak algılayabilir ya da gerçek hayatta daha çok şiddet eğilimi gösterebilirim. Bazen de orada gördüğüm kız ve erkeklerin “ideal” olarak tanımlanan beden imgelerinden etkilenip, yeme bozukluğu bile gösterebilirim.(*20) Bunları sizinle paylaştım diye hemen telaşa kapılıp, endişelenmeyin. Biraz kontrol ve desteğinizle ben de daha kontrollü ve seçici davranabilirim. Bilgisayar başında biraz fazla zaman geçirdim diye de İnternet bağımlısı olduğumu düşünmeyin hemen. İnternet yüzünden okulu asmıyor, arkadaşlarımla sinemaya, spora gitmekten vazgeçmiyor, rüyalarımda internet görmüyor, parmaklarımı istemli, istemsiz sürekli hareket ettirmiyorsam, bağımlı değilmişim. (*21)

İşte böyle değerli amcalarım ve teyzelerim. Bir zamanlar, size marifetlerini göstermesi istenen o küçük çocuk büyüyor artık. Çocukluktan yetişkinliğe giden bu yolda, ergenlik köprüsü üzerinden geçiyor sallana sallana. Karşı taraftan bana bakıp bakıp, kendi değerlerinize uymazsam bu köprüden düşeceğimi dillendirmeyin. Sizi duymuyor, görmüyor olduğumu düşünseniz de, ben her şeyin bilincindeyim. Nasıl bir insan olmamı istediğinizin ve olmazsam bana ödeteceğiniz bedellerin farkındayım, hiç merak etmeyin. Bir zamanlar sizin de bu köprüden sallana sallana karşıya geçtiğinizi görür gibiyim. Karşı yakaya varır varmaz nasıl rahatladığınızı ve değiştiğinizi de. Belki bir gün ben de sizin yanınızda, sizin gibi hissederim. Ama şimdi lütfen sessiz olun ve bu köprüden güvenli bir şekilde, kendimi bularak ve kendim olarak geçmeme izin verin…

BİR CEVAP BIRAK