Bir Çağla Ağacı Hikayesi…

Bir Çağla Ağacı Hikayesi…

822
0
PAYLAŞ

Sen hiç çağla ağacı gördün mü? Badem ağacı da denilen ağaç, bilir misin? Hatta üstad, ağaçların en aptalı” diye de isimlendirmiş ya hani… Dur ben sana anlatayım:

“Bizim vardı çağla ağacımız. Bizim derken, sitedeki 24 hanenin ortak malıydı kendisi, ama bence kesin (!) bizimdi. Önünde bu çağla ağacının bulunduğu apartmana taşınınca öğrenmiştim kendisini. Ve itiraf edeyim: Okul çıkışlarında, el arabasında küçük kese kağıtlarında satılan, tuzlanınca efsane olan o yeşil tadın bu ağaçta yetiştiğini öğrendiğimde, pek bir şaşırmıştım. Çocuk aklı işte, o yeşil meyvelerin gökten zembille düştüğünü mü düşünmüştüm nedir?

İlkokul yıllarım bu ağacın bereketi ile geçmişti. Şimdi şimdi anlıyorum ki, bereket kelimesinin dünya üstündeki karşılığıymış o zamanlarda bu ağaç. Herkese, her şeye yetiyormuş da fark etmiyormuşuz.

Bütün yalancı baharlarda, ilk güneşi görmesiyle çiçeklenmesi bir olurdu. O yavaş yavaş patlamaya başlayan mısır tanesi misali, yeşil yapraklar arasında ilk çiçek göründü mü, ben de pencereden gözlemeye başlardım çağla tanelerinin oluşumunu. Bebek taneleri “çaktırmadan” pencereden alıp yemeye çalışırdım. Annem ısrarla “ağacın sitenin malı olduğunu, hem daha o çağlaların büyüyeceğini, minnacıkken koparmamın lüzumsuz olduğunu” söylese de, bir iki tane koparmaktan zarar gelmezdi bence;) Zaten bir anda nasıl olduğunu anlamadan o taneler büyür, yeşil yapmaklar ile aynı tonda hazineler saklanmaya başlardı dallar arasında. Bizim aile için sıkıntı yoktu, sonuçta dallar pencereden çekiştirerek, balkonda uzanılarak ulaşılacak mesafedeydi. Ama tabii alt komşunun, uzaktaki dalları çekmek için kullandığı, sopa da hiç fena fikir değildi. Hemen biz de edindik kendisinden, ne de olsa gelen giden çoktu. (E tabii eskiden AVM, kafe mi vardı? Evde oturmaya gelinirdi, müsait isek ) Evimizin misafirlere sunduğu bir farklılık olarak, her gelene de gururla gösterilirdi ağaç ve eline de sopa tutuşturulup istediği gibi dalından çağla yemesi sağlanırdı.

Böyle böyle bitirdik de konu komşuya kalmadı sanma. Bir kere ağaca tırmanabilen tüm çocuklar yeterince yiyordu zaten (ben hakkımı pencereden yana kullandığımı söyledim az önce ). Ama esas mesele üst dallardaydı ki, görevli amcamız 1-2 tur ağaca tırmanmak suretiyle, tüm hanelere bol bol yenecek miktarda çağlayı toplayıp dağıtıyordu. Eşit dağıtım sonrasında artan çağlalar da karnımız ağrıyıncaya kadar site çocukları olarak tarafımızca yeniyordu. Ben artık o el arabalarına yan gözle bile bakmaz olmuştum, sert, tatsız bir şeydi onlar, bizim ağacınki gibi hiç değildi…

Ağacın performansı çağla ile sınırlı sanma, bir de bunun badem faslı var. İnsan gücü ve sopa desteği ile yetişilemeyen üst dallardaki çağlalar son baharda badem olurdu. Cengaver çocuklar taş atarak düşürseler de, o kısım biz insanlık açısından çağla dönemine kıyasla pek verimsizdi. Gel gelelim yağmurlu sonbaharda hatta bazen erken gelen kışta, irili ufaklı tüm kuş türlerinin karnı doyuyordu. Mevsim dönünce, bizim kalan çağlalar doğadaki kanatlıların büyük çoğunluğunun en sevdiği besindi.

Her şey güzeldi de, bizim bu ağaç pek bir aceleciydi. Dedim ya az önce, ilk güneşte bütün çiçekleri açmaya başlardı. Çoğu zaman da, kapıdan baktıran Mart ayında, Uludağ’ın soğuğuyla birlikte kar altında kalırdı. Annem pençeden bakıp, “donacak çiçekler, vah vah, oğlum açma bu kadar erken” derdi. (cinsiyetini nasıl bilirdi ağacın bilinmez ama). Babam gazetesinden başını kaldırır, gözlüğün üzerinden bakar, sesli bir yorumda bulunmamayı tercih ederdi, ama bence o da tedirgindi. Benim için ise büyük bir dertti, ya çiçekler donarsa çağla olmazsa! Acaba bu sezon çağlalar olacak mıydı? Bu soruma bir türlü kesin cevap veremezdi bizimkiler. Eh ne de olsa kısmet!

Hah bak, bir de bu ağacın dallarının çok büyümesi sorunu vardı. O ne lüzumsuz durumdu öyle! Sürekli tekerrür eden bir durum olarak, alt komşumuz ağacın çok karartı yaptığını, ayrıca balkona yakın olmasının güvenlik açısından sıkıntı yarattığını söyler, budanmasını talep ederdi. Annem de kuruyan yaprakların balkonu kirletmesi, dalların cama çarpması gibi nedenlerle, aşağı kata destek verir, “bizim tarafı da az bir şey budayın lütfen” diye üstten kesim ekibine seslenirdi. Benim için sıkıntı büyüktü, panikle koşardım balkona: “ya dallar bahara kadar büyümezse de daldan çağla yiyemezsem!” Gerçi cama çarpınca da rüzgarlı akşamlarda korkmuyor değildim hani, aman canım bu ağaç da bir öyleydi bir böyle! Ne olurdu hem elimi uzatınca koparsam çağlaları, hem de cama çarpıp durmasa!

İnsanlık olarak geçirdiğimiz sayısız çağla hasadı, kuşların beslenmesi, budama döngüsü yıllarca sürdü. Gel zaman git zaman, her güneşte çiçek açıp üstüne kar yiyen çağla ağacı daha az çağla verir oldu. Her sezon büyük umutla beklerken, şahsi hasadım da hızlı bir gerileme baş göstermişti. Neden diye sorduğumda vakitsiz açması suçlandı, sanki hiç vakitsiz açmamış gibi. Bir süre sonra baktık yapraklar bir garip oldu. Etrafındaki bitkilerden mi nedir hastalık bulaşmış denildi. Ama tedavisi yapılıyordu, eski performansa ulaşacaktı şüphesiz, ya da ulaşmalıydı! Sonuçta ben, eve gelen misafir, konu komşu, börtü böcek, vız vız arılar, karga, sığırcık, serçe hepimizi bekliyorduk!

… Artık İstanbul’da yaşar olmuştum. Telefondaki bahar dönemi diyaloglarımda; “Ağaç çiçek açtı mı? Üstünde çağla var mı? Varsa ne kadar var? Acele üç beş koparın ben gelince yiyeyim ya da kargo da olur fark etmez” minvalinde soru ve taleplerde bulunduğunu itiraf etmeliyim. Cevaben “kızım, pazarda çağla mı yok?” cümlesini duydukça hep aynı cevabı vermiştim: “Yok onun tadı gibi değil.”

Bir gün bu diyaloglara telefonun ucundan yeni bir cümle eklendi: “Çağla yok, olmadı bu sene, kurumuş galiba ağaç!” “Yok artık” dedim, “nasıl kurur?”. “Kurumuş işte, içi kurumuş, rengi de bir hoş oldu zaten, gelince görürsün” dedi annem.

Gerçekten de öyle olmuş, o parlak yeşil yapraklar, narin beyazımsı çiçekler, dört mevsime yakın devam eden mevya verme süreci… Hepsinin yerinde kuru, koyu renkli öyle boş bir ağaç vardı artık. Bir gün haberi de geldi, gidince de gördüm zaten, kesilmişti artık. “İçi kurumuş” ondan sebep. Niye kururdu ki? Biz çok seviyorduk kendisini, hep yiyorduk, tamam arada budadık ama o olayın doğasında da var. Sonra arılar, kuş çeşitleri falan… Memnunduk yani varlığından. Gidip gövdesine sarılacak halimiz yoktu her halde bu memnuniyeti ifade etmek için. Hem suyu, havası, toprağı, vız vız arısı, börtü böceği her şeyi de vardı yani!

İçi kurumuş… Bir seyahatim sırasında dev gövdesinden kalan yeri lüzumsuz otların aldığını görünce aklıma geldi. Belki de almadan vermenin her hangi bir yaratılmışa ait olmadığının göstergesiydi bu… “

Neyse, ne diyordum ben? Hah, çağla ağacı işte, tanıdın değil mi? Bildin mi?

Işıl BÜK