Bir Beyaz Yakalının Hikayesi: Acıyan Yerini Bul

Bir Beyaz Yakalının Hikayesi: Acıyan Yerini Bul

157
0
PAYLAŞ

Bir kitap yazıyorum şimdi…

Canın yandı mı bilirsin… Peki can yaktığını bilir misin?” diye soruyor adam, diğerine.

Bilmeyiz çoğunlukla…

Acıyla aramız yoktur çünkü.

Ana rahminden çıkıp içimize çektik yaşamı.

Kan yürüdü damarlarımıza.

Gözlerimiz bakmaya açıldı.

Sinelerde sevgiyle beslendik, serpildik.

İlk kez düşene kadar da hiç canımız yanmadı.

Düştük ve en iyi öğretmenimiz oldu acı.

Düştük ve düşmeyi öğrendik.

Düştük ve kalkmayı öğrendik.

Düştük ve önümüze bakmayı öğrendik.

Sonra bir gün, “Acı duymak zayıflıktır” dediler;

Erkekler ağlamaz.

Kimi yaralar ağır gelse de, oluk oluk kanasa da içimizde, o tarafa bakmadık hiç.

En kalın perdeleri çektik üzerine, ayıbımızı örttük.

En karanlık maskelerin ardına saklandık.

Güçlü olmayı, acıyı en derine gömmek sandık.

En iyi öğretmenimizi, en derine gömdük.

Çığlıklarını bastıramasak da yaralarımızın, onlara küstük.

Oysa hayatın rütbeleriydi yara izleri…

Gece karanlığında gemicilere yol gösteren yıldızlar gibiydi onlar.

Büyümeye, pişmeye, olmaya giden yolu işaretleyen parlak çakıl taşlarıydı.

İşte biz onları gömdük…

Ve öylece kaybolduk.

Kucaklaşsak kapanacaktı yaralarımız oysa, ardında mucizevi izler bırakarak.

Yüz çevirdiğimiz, kaçtığımız, korktuğumuz yaralar iyileşmedi.

Tersine, ortada bırakılan bir yemek gibi bozulup zehirlerini saldı içimize.

Ruhumuz çürüdü.

Özümüz gevşedi.

Benliğimiz soluksuz kaldı.

Hayat bağlarımız koflaştı.

Koptuk ve sürüklenmeye başladık.

Başarıyı çarpıcı unvanlarda, kabarık banka hesaplarında, şaşaalı yaşamlarda aradık.

Bunları elde edemedik… Mutsuz olduk.

Elde ettik… Yine mutsuz olduk.

En başarılı olan kimileri çok erken ayrıldı bu dünyadan; çünkü kalpleri dayanmadı buna.

Kimileriyse ıssız bir balıkçı kasabasında bir butik otel hayalinin peşine düştü…

Bu şehrin insanı yoran kalabalığından, acımasız savaşlarından, kesif kan ve barut kokusundan uzak; ama kesin bir mutsuzluğa yakın.

Öylesine savrulmuştuk, başımız öylesine dönmüştü ki; artık hayatta bizi neyin mutlu edeceğini bile bilemiyor, bulamıyorduk.

Hatta sorgulamıyorduk bile!

Bildiğimiz tek bir şey vardı; kurtuluş, kaçmaktaydı!

Ve şairin dediği gibi; bir gün buralardan kaçabilme ihtimalini sevdik, önümüze koyulan yemeğe alışırken.

Asla gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz mutlu hayaller kurduk…

Cansız masamızın loş ışığı heybetli plazamızın güneş filtreli camından yansırken, bu hayallerin özlemiyle uzaklara dalıp gitti gözlerimiz…

Kimseye söyleyemedik mutsuzluğumuzu…

İtiraf edemedik…

Can acımızı haykıramadık…

Kendimizden bile sakladık…

Profesyonel idâmdan korktuk, hastalığa razı olduk.

Acıyan yerimizi bulmak yerine; Milli Piyangoya, Süper Lotoya bağlanmış incecik umutların oksijen çadırında, bitkisel bir hayatı seçtik.

Acıyan Yerini Bul“daki Emir de böyle bir açmazda işte…

Karanlıkla aydınlık arasındaki arafta, beyaz yakalıların bu lanetli kaderiyle boğuşuyor.

Hayat önce Selin’i çıkarıyor karşısına, sonra da Aydın Beyi…

Göcek’in masmavi koylarından birinde, Akdenizin sularında lanetinden yıkanmaya girişiyor…

Peki izin verecekler mi?

Kılıç Arslantürk

“Acıyan Yerini Bul”

Bir beyaz yakalının hikâyesi

BİR CEVAP BIRAK