Benim Kendi Frankenstein’ım

Benim Kendi Frankenstein’ım

145
0
PAYLAŞ

Çok soğuk bir İstanbul sabahı, hani İstanbul’da kışın bazen öyle günler olur ya, kuru, gri bir ayaz, için öyle üşür ki keşke kar yağsa dersin, yeter ki bu kuru soğuğun hükmü kırılsın. Günün tek güzel tarafı Cumartesi olması. Evdeki ergeninse keyfi yerinde olmalı ki odasından kıkır kıkır gülme sesi geliyor. Kapısını vurup hafifçe aralıyorum, yatakta hâlâ. Benim kalın kazak üzerine hırka da giymiş olmama rağmen üşüdüğüm bu havada bir fanila ile oturuyor. Eee, adı üstünde delikanlı işte, deli deli akan kanı ısıtıyor olmalı.

Telefonundan seyrettiği bir şeye tam anlamıyla odaklanmış, kıkırdayıp duruyor. Kulaklıkla dinlediği için sesini duymuyorum. Ben de bir tekini kapıp kulağıma koyup yavaşça yatağına süzülüyorum. Önce şaşırsa da hoşuna gidiyor bu ani merakım. Devam edelim anlamına geldiğini tahmin ettiğim bir el işareti yapıyor, videoya dönüyoruz. 19-20 yaşlarında kıvırcık saçlı, sempatik iki genç, şu anda piyasadaki iddialı telefonlardan numuneler seçmiş, dayanıklılık testine tabi tutuyor. Testler firmaların ürünleri hakkındaki iddialarına göre şekilleniyor. Önce daha basit olanlarla başlıyorlar; cep seviyesinden düşürme, baş üzerinden düşürme, suyun içerisinde fotoğraf çekmeye çalışma gibi. Sonra ileri aşama testlere geçiyorlar. Daha ucuz birini tavada yağ içerisinde, balık gibi kızartmayı denerken, çok iddialı ve pahalı olan için Türkiye okçuluk şampiyonundan yardım alıyorlar. Ok kalbinden vuruyor telefonu, delip geçiyor gerçekten. Sağlamlık konusundaki en iddialı cihazı, hani asfalt yapan araçlar vardır ya – dev silindirler – onunla eziyorlar. Zavallı alet hakikaten asfaltın bir parçası oluyor. Amaç önünde sonunda yok etmek bu teknolojik oyuncakları, sonuca ulaşana kadar da uğraşıyorlar.

Telefonunu bugüne kadar neredeyse hiç düşürmemiş, bozmamış, üfleyerek kullanan benim gibi biri için şok edici bir deney. Önce bunu niçin yaptıklarını soruyorum ergene, sonra da yok edilenlerin parasını kimin ödediğini. “Eğlence için ve videolardan ciddi para kazanıyorlar.” diyor sırasıyla. “Acaba benim annem de neyi komik bulduğumu öğrendiği vakit kendini bu kadar tuhaf ve bana yabancı hissetmiş miydi?” diye geçiriyorum aklımdan. “Acaba yetiştirmeye çalıştığımız bu Z kuşağı ile bizim aramızdaki fark, X kuşağını temsil eden bizler ve ebeveynlerimiz olan ‘Baby Boom’lar arasındaki fark kadar mıydı? Yoksa uçurum giderek açılıyor mu?”

Bu Kristal bebeklerin çok benmerkezci, minimum çaba – maksimum faydacı ve sadece tüketici olduklarını düşünürken buluyorum kendimi. Sonra rahmetli Aysel Gürel’in izlediğim bir röportajında “Günümüz gençliği hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki bir soruya, “Yahu Mısır Piramitlerinden çıkan papirüsler deşifre edildiğinde ‘Bu zamanın gençleri çok tembel, asi, kaba…’ gibi cümleler olduğu ortaya çıkıyor.” dediği geliyor aklıma. Yani dünya dönecek ve bu lâflar hep söylenecek. Düşünün 2000 yıl önce bile aynı muhabbet vardı. Bir önceki kuşak bir sonraki için bu tür değerlendirmeler yapacak, onları şekillendirenin kendisi olduğunu unutarak.

Yetişkin olduğumuzda biz X kuşağının en belirgin tarafı çok az çocuk yapmak oldu. Bir çocuk, “Ayyy! Kardeş çok önemli.” diyenler iki çocuk, üç çok çok nadir o da daha çok kaza kurşunuydu sanki. Ben çocukken bir evde üç çocuk olması ve isimlerinin yaşamda nasıl bir kolaylık sağlayacaksa uyaklı konulması (Özlem, Didem, Sinem – Tülay, Gülay, Şenay – Birkan, Furkan, Tarkan…) çok normal bir durumken, ben anne olduğumda bir çeşit kahramanlık olarak görülmeye başlandı. Bahsettiğim Türkiye’nin görece batısında ve özellikle de büyük kentlerde yaşayan eğitimli, modern çağın eğilimlerinden haberdar, dünya çapında değişimlerden etkilenen ve biraz da yaşam koşullarının zorlamasıyla az çocuk yapmaya yönelen şehirli nüfus, yoksa bu ülkede hâlâ geleneksel çok çocuklu kapalı düzeni sürdürme eğilimi ve “Dünyaya gelenin rızkını Allah verir.” anlayışı hâkim.

Biz bu tek, bilemedin iki çocuğa sınırları net çizemedik gibi geliyor bana. Biraz bilerek – benim çocukluğum berbattı onunki olmasın diye, biraz kıyamamaktan – “Amann, hepi topu bi tanecik var, üzmeyeyim şimdi onu” diyerek – sınırları net çizemedik. Oysa insanoğlu için asıl rahatlık ve özgürlük sınırlarını bilmekti, bilemedik. Kendimiz hep makul olmaya zorlanmıştık, onların makul olmak, şartları kayıtsız şartsız kabul etmek gibi bir zorunlulukları olsun istemedik. Sorgulamalarını istedik. Keman çalamamak içimizde ukde kalmıştı, biz büyürken yakın çevremizden bir yetişkin çıkıp “Artiz mi olucan başımıza, olmaz öyle şey?” diye kestirip atmıştı, onu kurslara taşıdık. Kızım voleybol oynasın, takımları Türkiye şampiyonasına katılıyor diye Antalya senin, Bursa benim dolaştık durduk peşlerinden. Kardan nefret ettiğimiz hâlde kayak öğrensin diye, atlardan korktuğumuz hâlde ata binsin diye, yurt dışında dil kursuna gitsin diye, saksafon çalsın diye, sahneye çıksın diye tüm hafta sonlarımızı, tatillerimizi ve bazen de elimizde avucumuzda ne varsa verdik. Evde iki çocuk varsa baba biriyle anne biriyle koşturdu durdu. Her yere arabayla taşıdık onları, hâlâ da devam ediyoruz. Otoriteden bizim kadar korkmasın, statükoya bizim kadar bağlı olmasın dedik. Demesine dedik de, sanırım kantarın topuzunu kaçırdık.

Şimdi görece daha sempatik oldukları bebeklik ve çocukluk çağlarını geride bırakıp ergenliğe ve gençliğe doğru yol alan bu kristal çocuklar – hayır kendileri gayet dayanıklı kırılmıyorlar da – biz zaten naif X kuşağı anne babaların sınırlarını zorlayabiliyorlar. Bu, sınırları net çizilmemiş, hak ve sorumluluk dengesi bozuk kuşak, her şeyi yapmaya hakları olduğuna inanıyor. Pek çok şeye zaten hiç talep etmeden sahip oldukları için Japonların “ikigai” dediği, her sabah yataktan bir şey isteyerek kalkma motivasyonundan yoksunlar. Genelde hedefleri yok, yaşamdan ne istedikleri çok muğlak. Biraz üstlerine gidersen peki bu hayattan ne bekliyorsun konusunda en fazla “zengin olmak, ünlü olmak, mutlu olmak” gibi yuvarlak kavramlara ulaşıyorsun. Para gerçekten her şey değil noktasına geldiğinde kucağında – bizim evdeki ergenin ifadesiyle “Bunu sadece çok parası olmayanlar söylediği için artık inandırıcılığını kaybetmiş.” gibi – demode bir savla kalakalıyorsun.

Düşünüyorum da onları suçlamanın da pek anlamı yok. Bizim eserimiz onlar. Bu dokunulduğunda ses vermeyen, tiz ses veren ya da bazen muhteşem notalar dökülen telleri biz monte ettik onlara.

Benim için yapılacak şey belli; ergenin kendi olmasına izin vererek, sınırlarını daha net çizmek. Haklarını isterken gösterdiği titizliği, sorumlulukları konusunda da ortaya koymasında ısrarcı olmak. Kolay olacak mı? Tahmin ediyorum olmayacak ama onun ve hepimizin iyiliği için zararın neresinden dönersek kâr.

Nurlar içerisinde yatsın, rahmetli anneanneciğimin de dediği gibi “Allah emeksiz etmesin.”

Özlem Semiha AYAS

BİR CEVAP BIRAK