Ben bir biriktiriciyim…

Ben bir biriktiriciyim…

381
1
PAYLAŞ

Kimileri para biriktirir, kimileri öfke, kimileri sevgi, kimileriyse bazı objeleri…

Benim biriktirdiklerim ise cümleler, özlü sözler, deyişler, aforizmalar…Nerede güzel bir cümle okusam, bir söz duysam, onu hemen bir yere not eder, bazen hafızama yazar, eve gelince onları sözcük kumbarama atarım. Kumbaraya dolan bu sözler kumbara açıldıktan sonra bir not defterinde yerlerini alırlar. Bir, iki, beş derken bu kumbarayı on yıldır doldur boşalt yapıyorum.

Bunları biriktirip ne mi yapıyorum?

Hayatı bir yolculuk olarak düşünürsek, bu biriktirdiklerim de benim yol haritamı oluşturuyorlar. Onlar benim önümü görmemi sağlayan, hedeflerimi bulmama yardım eden, kararlarımda etkili olan, yolumu aydınlatan fenerlerim ve hayat yolculuğundaki gizli yol arkadaşlarım.

Özlü sözler deyip geçmeyin.

Ben onlar sayesinde neler başarmadım ki. Örneğin, oğlum lise ikinci sınıfa devam ederken bir gün okulu bırakmak istediğini, gidermesi gereken bilgi açıklarını kapatmak için umutsuz olduğunu ifade etti. Bu duruma şaşkın, üzgün ve çaresizdim. Uzunca sayılabilecek olan konuşmamızı kumbaramdaki cümlelerden “Piyon piyon olarak yola çıkar da sonunda yüce vezir olur” diyen Mevlana’nın sözüyle bitirdik. Zaman zaman da bunu hep hatırladık. Onun hukuk fakültesini bitirdiği gün derinden bir gülümseyiş ile “piyon vezir oldu” diyerek kutladım. Okuma yolculuğumuzda yelkenlerimizi rüzgarla dolduran bir cümleydi bu.

Hayatın farklı yerlerinde yol arkadaşlarım bana hep fısıldamaya devam ettiler. Ertelemelerin ve yarın kaygılarının içine daldığımda Can Yücel’in; “hayat üç gündür. Dün geldi geçti, yarın meçhuldür, o halde ömür dediğin bir gündür. O da bugündür” sözü çıkış merdivenim olur. Kolay olmadı bunu öğrenmek ve uygulamak. Sık sık kendime bu sözü hatırlatarak bugünde olmayı, bugünü yaşamayı ve farkında olmayı öğrendim. Karşılaştığım sorunlarda ise doğru karar verebilmek ve çözüm üretebilmek için Einstein’in sözcükleri koşarak yardımıma gelir. “Şu an içinde bulunduğunuz sorunu bu bakış açınız ile çözemezsiniz. Zira yaşadığınız sorun şu anki bakış açınızın bir sonucudur” sözü sorunun onları üreten kafalarla çözülemeyeceğini, bakış acısını değiştirerek doğru karar verilebileceğini öğretti bana.

Umuda uzak kalmışsam, karamsar bir tablonun içine girmişsem, Konfüçyus’un beni derinden sarıp sarmalayan umudumu yeşerten “bir insan parasını kaybetmişse hiçbir şeyini kaybetmemiştir, sağlığını kaybetmişse yarısını kaybetmiş demektir, ama umudunu kaybetmişse her şeyini kaybetmiş demektir” sözcükleri karanlığımın parlak fenerleri olurlar. Umut ne kadar güçlü, aydınlık ve büyülü bir söz. Pandora’nın kutusunda da en son kalan da o değil mi?

Hayat yolu inişleri, çıkışları, küçüklü büyüklü çukurları, uçurumları ile düzgün olmayan bir yol. Bazen yolun büyük uçurumları korkutup, tedirgin ettiğinde “büyük adım atmaktan korkmayın, uçurumu küçük sıçramalarla geçemezsiniz” ve “büyük sıçrama yapmak için birkaç adım geri gidersin” anonim sözlerinden güç alarak aşıyorum. Bazen yoruluyorum ayakta duracak halim olmuyor. Düşmekten korkuyorum, Mevlana hemen suflesini veriyor; “Ayakta duracak halin yokken, hayata duracak nedenlerin varsa korkma düşmezsin.” Hızlı bir akım gibi bu sözcükler düşüncelerimden bedenimden ve duygularımdan geçiyor. Evet, hayata tutunacak nedenlerim, sevgilerim, değerlerim var. Zamanın gecesindeyim, karanlığı iliklerime kadar duyumsarken, bilge adam Viktor Hugo beni ayağa kaldıran, güç veren “Karanlığın en yoğun olduğu an aydınlığa en yakın olduğu andır” cümlesi ile sabrım ve direncim oluyor. Sadece bununla da kalmıyor “Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz, gemiyi limana getirip getirmediğine bakar “diyerek muzip gülümsemesiyle ayrı bir cesaret veriyor. Bütün itici güç kendi içimizde aslında. Bilge yol arkadaşlarım bazen dolaylı bazen dolaysız kendine güvenmenin gerekliliğini anlatıyor. Yaşam yolculuğu kendine güven ile yürünebilir. Kendimize güvenmenin iki anahtarı: Bilgi ve sevgi. Bu düşüncemi Buruno destekler gibi, “bilgi ve sevgi ulaşılmaya değer” diyor. Ben hayat yolculuğunda bu iki büyülü sözcüğün beni her zaman güçlü kıldığını ve mutlu ettiğini düşünüyorum. Bu düşüncem belki de “insan ışığı görmez ışık ile görür” diyen Kant’ın satırlarından süzülerek geliyor.

Hayat yolculuğumdaki bilge dostlarımı, yol arkadaşlarımı seviyorum. Bu yolda kimler yok ki. Sevgili Nietzsche’den de söz etmeliyim. “Bazen bir şeyin değeri ona ulaşarak ne kazandığın ile değil ona ulaşmaya çalışırken nelerden vazgeçtiğinle belirlenir” diyerek kazanmanın farklı adreslerini bana gösteriyor. Aslında bu yolda herkes, bütün bilge dostlar ve ben birbirimizi tanıyoruz. Daha tanımadıklarım da var aralarında, tanımada geç kalmış olduklarım da. Onlara ihtiyaç duyduğumda veya duygularım birisini çağırdığında her an yanımda bitiverirler. Güç verirler, güven verirler, huzur ve umut verirler. Her birinin yeri ayrı ama bir bal peteği örgüsü gibi birbirlerini tamamlıyorlar aslında. Onlar olmasa hayat benim için daha sessiz, daha az bilindik ve kuru olurdu.

Açık sözlü olmak konusunda Mark Twain “açık sözlü olmak iyidir. En kötü ihtimalle sonradan kaybedeceklerini en başta kaybedersin” sözüyle her zaman iyi bir yol gösterici oluyor.

Az sonra karşıdan gelen bir atlı “ben Fatih Sultan Mehmet” diye söze başlıyor. “Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür, adaleti satın aldığın gün devlet ölür” diye bitirip giderken ben hala söylediği cümlenin içimdeki yankılarıyla baş başa kalıyorum. Şaşkınlığım geçmeden az ilerde konuşmalara kulak misafiri olan Mevlana’nın ağır tok sesini duyuyorum. “Adalette zaman aşımı yoktur” diyerek konuşmanın tamamlayıcısı oluyor. Yoluma devam ediyorum, kendimle bir süre baş başa kalmalıyım, duyduklarımı hazmedinceye kadar tekrar tekrar düşünmeliyim.

Ya Martin Luther King’e ne demeli? “Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığıdır” cümlesi ile her zaman aklımın köşesinde ayrı bir yere sahip oldu.Bir anda tanıdık bir yüz ilişiyor gözüme. Oğuz Atay bu! Konuşmak ve susmak arası bir yerde duruyor. Sonra tane tane şu sözler dökülüyor ağzından; “Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler Ağzına dolar insanın, sussan acıtır konuşsan kanatır.” Bunları duymak “konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil ”diyen Fuzuli’yi hatırlatıyor.

Derin bir soluk alıyorum. Ne kadar yol aldığımı, yol üzerinde rastladığım dostlarımı tekrar görmek için dönüp arkama bakıyorum ve onların varlığı ile ne kadar zengin olduğumu düşünüyorum. Zenginlik tanımım Kafka’nın sözleri ile örtüşüyor” Zenginlik ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyacın olduğudur.” Sadeleşmenin getirdiği zenginliğin tanımı bu. Bu sadeleşme ve bu zenginlik, bilge dostlarımın katkısıyla oldu.

Peki ya huzur?

Formül yine Kafka’dan; Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” Ne kadar kısa ve öz bir tanım bu. Hızlı bir düşünce selinin içinde yürürken kırdığım, kırıldığım insanları düşünüyorum. Nasıl davranacağımı bilemediğim, üzüldüğüm, üzdüğüm anlar…“Kalbi kırdıktan sonra gelen özür, doyduktan sonra sofraya gelen tuz gibidir” diyen Paubla Neruda ile “Özür dilemek sizin haksız olduğunuz anlamına gelmez, karşınızdaki insana verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu gösterir” diyen Freud’un konuşmasına tanıklık ediyorum. Çözümü bu dost sohbetinin akışında buluyorum. Binlerce düşüncenin ve sorunun arasında hep yanıtını aradığımız bir başka temel soru daha yok mu?

Hayat nedir?

Buna dair biriktirdiklerimin içinde ne kadar faklı düşünceler var. Ama bu soruya en gerçekçi ve en çarpıcı yanıtlardan biri Umut Kısa’dan geliyor. Gülümseyerek şimdiye dek yüzleşmediğim bir cümle ile yanıt veriyor. “Hayat dediğin bir sürü kayıptan ibaret değil midir? Sevdiklerini kaybetmemek gibi bir şansın yok. Önemli olan kaybettiğinde ne yapacağındır.” Ben de bir an ne yapacağımı bilemiyorum. Elim ayağıma karışıyor, geçmişe ve geleceğe gidip geliyorum. Kayıplarımı kabullenmek ve kabullenememek arasındaki bocalamalarımı fark ediyorum. Kolay değil kabullenmek ama farkındalık kabullenmeyi kolaylaştırıyor galiba. Bu yanıtın beni daha uzun süre meşgul edeceğini de biliyorum.

Çok kişiyle konuş az kişiyle düşün, tek başına karar al “diyen Konfüçyus gibi, güvendiğim saygı duyduğum, konuşmasam eksikliğini hissettiğim bu yol arkadaşlarımla konuşuyorum, düşünüyorum. “Seçmiş olduğunuz ve karar verdiğiniz şeylerin bedelini siz ödersiniz, size akıl verenler değil “sözleriyle T.S. Eliot’u anımsayarak kararlarımı kendim veriyorum.

Aslında tüm bu dostlarımın her biri usta bir heykelci gibi beni yontarak, biçimlendiriyorlar. Bu yolculuğu mücadeleleri, süprizleri ve bilge dostlarıyla seviyorum.

Hayata tutunma gücü veren, ilkelerimi pekiştiren, iyi günde zor günde bana yaşam yolculuğunda eşlik eden güzel dostlarımla yolun sonunu görmeden bilmeden yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum.

Nurten Bekiroğlu

2017/Ankara

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK