“Avukatlar Baro’da, Doktorlar, Tabibler Odası’nda, Koçlar Nerede Olacak?” Röportaj Fügen Albayrak –...

“Avukatlar Baro’da, Doktorlar, Tabibler Odası’nda, Koçlar Nerede Olacak?” Röportaj Fügen Albayrak – Naci Demiral

175
0
PAYLAŞ

Röportaj : Fügen Albayrak

Bu seferki sohbet konuğum ICF Türkiye Başkanı Naci Demiral. Söyleşi mekanımız, ikimizin ofislerinin tam ortasında kalan bir kafeydi. Koçluktan, ICF’ten, sanattan, spordan, kitaptan her şeyden konuştuk ve karşınızda Naci Demiral.

FÜGEN: Koçlukla ilk tanışmanız nasıl oldu?

NACİ: : Sanırım 2000 ile 2001 yılları arası Türkiye’nin Dost Can Deniz ile beraber ilk koçlarından Hande Yaşargil ile bir dostluğumuz vardı. O dönemde o bir koçluk şirketi kurmaya karar vermişti ve bunu nasıl yapar, neler yapar gibi fikir alışverişinde bulunmuştuk. O sıralarda ben koçluğu hiç tanımıyordum ama bu bende bir şey bıraktı. İçimden bu koçluk ne menem bir şey, bir şirket kurduracak kadar önemli bir şey mi gibi sorular çoğalınca araştırmalara yöneldim. Biraz Hande’den bir şeyler öğrenmeye çalıştım, o dönemdeki imkanlarla tabi internette araştırdım. Açıkçası ilgimi çok çekmişti.

FÜGEN: : Siz koçluğu kurumsal ortama taşıyabilmiş ve bunu o dönemde çalıştığınız kurumda başarıyla uygulayabilmiş birisiniz. Bundan dolayı aldığınız ödüller de var. Sonrasında ne oldu da kurumsal hayattan vazgeçtiniz.

NACI: O dönemde bir perakende kuruluşundan diğerine geçiyordum ve geçtiğim perakende kuruluşu da ismiyle beraber her şeyini değiştiren bir kuruluştu. Yeniden yapılanma yeniden bir kabuk, şekil değiştirme durumu vardı. Yani binaları değiştirmekle yada içindeki ürün yapısını değiştirmekle arzu edilen hedefe ulaşılabileceği düşünülmüyordu. Daha bir çok değişim gerekiyordu. Bu da hizmet anlayışındaki değişikliklerdi. Bu hem personeldeki kabuk değişikliği hem de anlayıştaki kabuk değişikliğiydi. Bundan dolayı oturduk bir proje hazırladık. Perakende sektöründe şöyle bir şey var, dört duvarın içinde ortada bir masa var, masanın üzerinde cansız bazı ürünler var ve iki tane de canlı var. Bunlardan biri müşteri diğeri çalışan. İki birbirini hiç tanımayan insanların bir araya gelip aracı olan bu ürünler sayesinde mutlu olmalarını sağlamak. Bunun içinde insana odaklanman gerekiyor. O algıyı, stratejik değişimi sağlayabilmen içinde insana odaklanman gerekiyor. Gelen müşterinin değişmesini istiyorsan senin bir şey değiştirmen lazım. Ürünler tabiki değişecek ama esas değişmesi gereken sunum tarzı, yaklaşım tarzı vs bundan dolayı da personeldeki değişime çok odaklanmıştım. Bir de koçluk, mentorluk sistemlerine merak sarınca sonuçta böyle bir şey çıktı.

FÜGEN: : Bu projenin uygulama aşaması nasıl oldu?

NACİ: : perakendecilikte personel devir hızı çok önemlidir ve %50’nin altına düşmez. Çünkü hafta sonları çalışırlar, bayram seyran çalışırlar yani tersine yaşarlar. Pazartesi–Cuma tatil yaparlar hafta sonları veya tatil zamanları çalışırlar. Tersine yaşadığın zaman kendini toplumdan kopmuş hissedersin. Bu şunu söylüyor. O insanların biraz daha durumunu anlayıp, değerli hissettirip farklı bir noktaya getirmenin gerekliliğini söylüyor. Ayrıca bu personel profili hepimizin bildiği Y kuşağı. Bu nedenle önce mentorlukla başladım. Eskilerden bir ekip oluşturup yeni gelenlerin her birinin yanına birer mentor , body gibi vererek başladım. O bodylerede koçluk becerileriyle ilgili tabi hiç biri koç değil ama en azından yaklaşım tarzını anlatabilecek eğitimler yapmaya başladım. Nasıl soru sorulur, değerlerini nasıl keşfeder gibi tam anlamıyla koçluk değil ama koçluk becerilerine sahip mentorlar yetiştirebilmek gibi bir amacımız vardı. Böylelikle bir sistem kurduk. Sonra bu eğitimler holding tarafından çok beğenildi.

FÜGEN: : Şimdi bir şeyi çok merak ettim. Bu yaptığınız şey holding tarafından kabul görüyor, ödüller kazanıyorsunuz. Peki ne oldu da kurumsal hayattan ayrıldınız?

BEN PAZARLAMA ADAMIYIM

NACİ: : Benim yaklaşım tarzım hep aynı. Ben pazarlama adamıyım, pazarlama okudum, pazarlama masterı yaptım. Türkiye’nin önemli uluslararası firmalarında pazarlama yöneticiliği yaptım. Hayatım pazarlama. Dolayısıyla şuanda yaptığım da pazarlamanın bir parçası. Şuanda bildiğin bir sürü ürünün Türkiye’deki ilk lansmanlarını yaptım, işin içindeydim. Oradan baktığımda şunu fark ediyorum o zamanlar bilinçsizce yapmışım aslında hep insana odaklanmışım. Yeni bir ürün üzerinde çalışırken hangi özelliği nedeniyle insanlar bu üründen kaçıyorlar veya tutuyorlar gibi hep insana odaklı düşündüm. Hedef kitlenin hangi özelliklere sahip olduğu, hangi kriterlerle davranışlar sergilediği, davranışların altında ne olduğu gibi şeylere odaklanmışım. Şunu söylemeye çalışıyorum: oradan gelen alışkanlıkla bir bakış açısı edindim. Bir de farklı bir şey yapma zamanı gelmişti. Hakikaten kurumsal hayatta bu tür şeyleri çok yaptım ama artık kendi şirketimi kurmak, farklı bir boyutta bir şey yapma arzusundaydım. Ayrıca koçluk konusunda geç kaldığımı düşünüyordum. Düşünsene 2000 yılında ilk koçluğu duymuştum ve perakende kuruluşundan 2009 yılında ayrıldım. 9 yıl geçmiş ve geç kaldığımı düşünüyordum.

FÜGEN: : Geç kaldığınızı düşünmenizin sebebi neydi?

NACİ: : Geç kalmışlığın anlamı, kendi şirketimi kurmak ve belli bir noktaya gelmek açısından geç kalmış olabilirdim. İlk olmanın avantajları da çok fazla. Bir de kurumsal hayatta sürekli bir şeyleri anlatıyor olmak yoruyor insanı. Bunlardan dolayı da kendi işimi kurmak daha yakın geldi bana. Kendimi daha çok gerçekleştirme isteğim ağır bastı diyebilirim.

FÜGEN: : Sonra Coaching Company geldi. İlk orayı kurarken hedefiniz neydi, hayaliniz neydi?

NACİ: : Aslında benim için bir hayal değildi. Bir ihtiyaçtan çıkan bir şeydi. Kurumsal duruş diyebilirim başka bir şey değil yani. Bildiğimi yaptım, ben başka bir şey bilmiyorum ki. Kurumsallığı biliyorum çünkü; öyle eğitildim. Uluslararası alanda faaliyet gösteren kurumlarda çalıştım hep. Dolayısıyla benimde yapacağım şey doğal olarak kurumsal olacaktı.

FÜGEN: : 2014-2016 dönemi ICF Türkiye’nin başkanısınız. Aday olmaya nasıl karar verdiniz?

NACİ: : Kurumsal hayattan ayrıldıktan bir ay sonra koçluk eğitimlerine başladım. Eğitimin ilk gününde hoca koçluğu anlatırken bir de ayrıca tahtaya ICF diye bir şey yazdı ve sürekli bunu vurguluyordu. İşte önemlidir, standartlar falan dedi. Ben kurumsal hayattan gelen bir kişi olarak standartları duyunca ister istemez ilgimi çekti.

(Kahkahalar)

1. modülün sonunda ICF’e hemen üye oldum. O tarihten itibaren de ICF’in içindeyim. Önceleri onları dinledim, anladım. Benim yerinde duramayan bir yönüm var. Habire fikir üreten ve bazı insanları rahatsız eden, sürekli bu olmaz, bu olur şeklinde çok konuştum ve bu beni yavaş yavaş bir yere getirdi. ICF’te ilk Pazarlama Çalışma Kurulunda görev aldım. Gürkan Sarıoğlu’nun döneminde onunla beraber kongreyi başlattık. Tam bir yıl sürdü, bizim için çok zor oldu. Mesela para yok ve dernek olduğun içinde para yaratma şeklin çok kısıtlı oluyor.

FÜGEN: : Bu zorlu süreci biraz anlatır mısınız?

NACİ: : öncelikle şu anda iş yaptığımız kurumla güzel bir anlaşma yaptık. Yani konferansla ilgili derneğin mali anlamda hiç bir yükümlülüğü yok. Böylelikle derneğe negatif bir yük getirmemiş olduk. Onlar reputasyonlarını yapıyorlar ve bizde istediğimiz kongreleri organize etmeye çalışıyoruz. Bir ara bir PR ajansıyla barter yaptık. Bizim web sitemizde reklamlarını yayınlama karşılığında basında falan yer bulduk. Benim başkanlığa geldiğim dönemden itibaren bir kaç hedefimiz var. Bunlardan en önemlisi gerçek anlamda kurumsallaşmak. Şansımıza güzel bir ekip olduk.

(ikimiz aynı anda şeytan kulağına kurşun yapıyoruz ve gülmeye başlıyoruz.)

NACİ: : Aman gerçekten nazar değmesin, şu anda hepsi hasta zaten. Yani iyi bir ekibimiz var ve herkes çok istekli, herkes işin bir tarafından tutuyor. İnsan olayın içinde olunca sıradan görünüyor ama dışardan bakınca çok şey yapmışız ve yapacağızda.

FÜGEN: : ICF bu yıl 20. Yılını kutluyor. Türkiye Chapter olarak siz neler planladınız?

NACİ: : Aslında bu etkinliklerimiz bir yıl sürecek. Her yıl yaptığımız Coaching Week’i bu sene Coaching Year olarak yapıyoruz. Her ayın ilk salısı Sabah Kahvesi, son salısı da Akşam Çayı isimlerini verdiğimiz etkinliğimizde konuk konuşmacılarımız birikimlerini deneyimlerini üyelerimizle paylaşıyorlar. Diğeri eğitimler. ilkini geçtiğimiz ay yaptık. Fasitilasyon eğitimiydi. Ama bu eğitimler hiç bir zaman koçluk eğitimi olmayacak. Daha çok koçluğu destekleyen eğitimler. Çünkü, biz dernek olarak herhangi bir koçluk firmasının eğitim ekolünün taraftarı değiliz. Onlar bizim var olma nedenlerimizden biri. Bu sene kongreyi iki güne çıkardık. Sonra her ay bir üniversitede koçluğu tanıtıcı bir toplantı yapmayı arzu ediyoruz. İlkini geçen ay Marmara Üniversitesinde gerçekleştirdik bu ay ODTÜ’de, mayıs ayında Trakya Üniversitesi var. Her ay bir üniversitede gençlere gerekirse demo yapılarak koçluk nedir, ne değildiri anlatıyoruz. 20. Yılla ilgili bir diğer etkinlik henüz yayınlamadık ama koçların katılacağı fotoğraf sergisi , yarışma değil. “Farkındalık” adı altında koçların çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergi olacak. Üyelerimizle beraber olabileceğimiz boğazda tekne gecesi organize etmeyi planlıyoruz. Sonra Istanbul Gezisi planlıyoruz. Bu Galata olur, Sultanahmet olabilir. Henüz karar vermedik. Bir de geniş katılımlı ama tek bir konuya odaklı aktiviteler yapmayı arzu ediyoruz. Yani X Üniversitesinde onun salonunu kullanarak basına, üyelerimize herkese açık bir panel yapalım diyoruz. Mesela sağlıklı beslenme ve koçluk konulu üç dört konuşmacının olduğu hatta bir tanesinin kavrama karşı olduğu biraz daha çalıştay havasında ve özellikle kafaların karıştığı konular üzerine odaklanmış paneller düzenlemek istiyoruz.

FÜGEN: : Süper heyecanla bekliyor olacağım. Peki koçlar neden ICF’e üye olsunlar?

NACİ: : Aslında bütün bu anlattıklarım bir neden. Çünkü bu aktivitelerle insan besleniyor. Hem dünyada hem de Türkiye’de ICF markası güven oluşturan bir marka haline geliyor ve daha da gelecek. Her yeni meslekte olduğu gibi bizim mesleğimizde de tartışmaya açık bir sürü alanlar var. Yanlışlara odaklanmak yerine doğrularda çalışmak bizim tercih ettiğimiz bir yol. Nasıl futbolda UEFA veya FIFA varsa biz koçlar için ICF’te böyle bir şey. Tabi henüz bir FIFA veya UEFA gibi devletler tarafından kabul edilmiş değil. Buna rağmen dünyada en fazla üyeye sahip, en fazla standart geliştiren, en kurumsal, en güvenilir kurumların başında ICF geliyor. 25 bine yakın üyesi ve tüm ülkelerde şubesi var. Böyle bir komitenin içinde olmak bir koç için bir artı. Koçluk eğitimleri açısından da bir kriter var. Türkiye’de şu anda ACTP onaylı eğitim veren 10 tane okul var ve bu ACTP onaylı eğitimlerin dünyaca kabul görmüş olmasının bir güvenirliliği var.

FÜGEN: : Kurumsal şirketler bile koçlardan daha iyi tanıyorlar ICF’i.

NACİ: : Aynen öyle. Bir de ünvanlama var. Koçluk kilometresi dediğimiz, yolun başındakiyle ne bileyim 10 yıl bilmem kaç saat koçluk yapmış bir koçun deneyim ve başka alanlarda gelişim araçları açısından çok büyük fark var. Bunu ayırmak içinde ACC, PCC ve MCC dediğimiz ünvanlama süreci var. ICF onaylı bir eğitim almış olmak temel güveni sağlıyor. Ama; senin farklılığını ortaya koymuyor. Ünvanlama bunu yapıyor.

FÜGEN: : Doktorlarda olduğu gibi. Pratisyen, doktor, doçent veya profesör gibi bir şey.

NACİ: : Aynen. Ama çok önemli bir farkı var. Eğer üç yıl içinde belirli eğitim ve gelişim programlarına katılmazsan senin doçentliğin düşüyor. Hepsi için söylemiyorum ama bazen bu doktorları, avukatları, akademisyenleri belirli kalıplar içinde bırakabiliyor. Gelişmelerini engelleyebiliyor. Ama ICF’in bu yönteminde böyle bir şey yok. Mutlaka eğitimlerine devam etmelisin. Bu sayede koç kendini sürekli geliştirmek durumunda, bence bu büyük bir avantaj. İnsan beyni motive olabilmek için birazda zoru bekliyor. Üretici stresten bahsediyorum. Çünkü kaybetme duygusu olunca kendini geliştirmeye ve eğitmeye devam ediyorsun. ICF’in bunu standart olarak koymuş olması benim açımdan çok değerli. Şimdi ben bir soru sormak istiyorum. Koçluk nedir, senin için anlamı ne?

FÜGEN: : Birincisi benim için çok değerli bir olgu. Kendimde yaşadığım o kelimeyi kullanmayı sevmiyorum ama farkındalığın tadı bambaşka. İnsanın bakışını, vizyonunu, misyonunu her şeyi değiştirebiliyor. Artılarının çok fazla olduğunu biliyorum. Bundan dolayı da bu nimetten herkes faydalansın istiyorum.

NACİ: : Ikinci soru: şu an senin için en önemli gazete, basın TV medya hangisi?

FÜGEN: : Yok. Şu an hiç biri ilgimi çekmiyor.

NACİ: : O zaman şöyle sorayım. Mesleğin ne?

FÜGEN: : Benim mesleğim koçluk.

AVUKATLAR BARODA, DOKTORLAR TABIBLER ODASINDA KOÇLAR NEREDE OLACAK?

NACİ: : Ne demek istediğimi anlatabildim mi? Eğer sen deseydin ki “Bana X gazeteden teklif gelse hemen giderdim” ama demedin. Senin mesleğin gerçekten de koçluk. Peki, avukatlar neredeler? Barodolar. Doktorlar, tabibler odasında. Benim mesleğim koçluksa gideceğim yer ICF olabilir, EMC olabilir veya AC olabilir. Ben aynı zamanda EMCC üyesiyim AC Türkiye’de olmadığı için ona üye değilim. Yani ben bu mesleği yapıyorsam niye üye olayım diye bir sorum olmaması lazım.

FÜGEN: : Bugüne kadar ICF ile ilgili en çok hangi konuda sorular veya sorunlar geliyor size?

ICF’IN NOSYONU POLISVARI MÜDAHALE DEĞIL

NACİ: : En çok; koçluk yanlış tanıtılıyor veya hiç eğitim almadan ben koçum diyenler var buna neden müdahale etmiyorsunuz deniliyor. Ben de diyorum ki ICF’in nosyonu polisvari bir müdahale değil buna da hakkı yok zaten. Ama bunu yapan benim üyemse; konuyla ilgili uyarırım, ikaz ederim olmadı üyelikten çıkarırım. Ben doktorum diyen birinin yerine getirmesi gereken yükümlülükleri var. Ama bu henüz koçlar için yok. Ben koçum, danışmanım veya eğitmenim dediğin zaman nasıl koç oldun kanıtla diye bir şey yok. Üniversitede öğretim görevlisi olabilmenin bir sürü kuralı var. İşte bunun için koçluğun da kurallarını koymamız lazım. Mesleki Yeterlilik Kurumu, koçluğu meslek olarak kabul etti biliyorsun, yavaş yavaş altı dolmaya başlıyor. Bir iki yıl içinde yetkinlikler, kriterler uygulanmaya başlayacak ve bir sınavla sen bu yetkinliklere sahipsin veya değilsin denecek. Yani araya devlet girince o zaman değişim gerçekleşir. Ama şuanda ben ICF olarak hiç bir şey yapamam, buna yetkim yok. Böyle bir şeyi yaptığımda da senin söylediğin gibi enerjimi negatif bir şeye harcamış olurum. Bunun yerine doğru yollarla koçluğu anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca ICF’i veya koçluğu hedef alan agresif hakaret içeren bir yazı veya bir söylem olursa ancak o zaman cevap vermek taraftarıyım. Geçenlerde gazetelerden birinde “Elini sallasan koça çarpıyorsun” gibi bir yazı vardı. Üyelerden biride “Buna niye müdahale etmiyorsunuz?” diye sordu. Nasıl müdahale edeyim? Doğru söylüyor yalan haber değil ki. Bizim arkadaşların çok sık söylediği bir şey var. Prime Timeda bir TV programına çıkalım, anlatalım. Bende diyorum ki Koçlukta nötr kalacaksın, yorum yapmayacaksın, soru soracaksın değil mi? Peki rayting alır mı, almaz. Aklıma ne geldi. 14 şubat günü TV’de bir programda birisi isminin altında Ilişki Koçu yazıyor ve aynen şunu anlatıyor. “Bakın bugün Sevgililer Günü, enerjinizin gidip gelmesi lazım. Bunun için kollarınızı böyle açın ki sizin enerjiniz ona ve onun ki de size ulaşabilsin.” Doğru bir şey olabilir, çok güzel de bir şey olabilir. Buna itirazım yok. Ama o kişinin isminin altında ilişki Koçu yazıyor. Anlatabildim mi?

FÜGEN: : Herkesin kollarını iki yana açmış yürüdüğünü düşünsene…..

Kahkahalar

NACİ: : Işte bu koçluk değil. Enerji alışverişi ve bunun çok pozitif bir şey olduğunu kabul ediyorum. Ama dediğim gibi bu koçluk değil. Bak ICF’e üye olmak için bu bile bir sebep işte.

FÜGEN: : Fotoğraf çekmeyi seviyorsunuz ve basında da ilgi görmüş iki farklı başlıkla sergilerinizi gerçekleştirmişsiniz. Bu fikir nasıl doğdu ve gelişti?

NACİ: : 2009 yılında kurumsal hayattan ayrıldığımda yani gece gündüz, sabah akşam, tatil programının hiç bir zaman olmadığı sürekli aktif bir çalışma hayatı sonrasında inanılmaz bir dinlenme dönemim oldu. 2009 yılı koçluk eğitimimi aldığım, Beşiktaş kongre üyesi olduğum ve Beşiktaş’ın uzun bir aradan sonra şampiyon olduğu bir yıldı. Beşiktaş taraftarı her maç öncesi çarşıda buluşurlar. Bu taraftar için bir ritüeldir. İşte ben sadece bu maç öncesini görüntülemek, belgeselleştirmek istedim. Aslında şimdi stad yıkılınca tam belgesel oldu. Saha içinde zaten foto muhabirleri olduğu için ben maç öncesi ve sonrasıyla ilgilendim.

FÜGEN: : Ben de zor olmadı mı diye soracaktım. Hem maçı seyret hem de insanların fotoğraflarını çek.

NACİ: : Yok yapamazsın, mümkün değil. Mesela maç 7’de başlayacaksa çarşı 3’te 4’te dolmaya başlar. Şimdi stad uzak olduğu için maçlardaki taraftar sayısı düştü. Beşiktaş tam bir semt takımıdır. Bir de Beşiktaş’ın dünyaca ünlü yaşam felsefesi var. Bu ikisi birleşince ortaya bambaşka bir atmosfer çıkıyor. Açıkçası bunları fotoğraflamak istedim. Bir de şansıma şampiyonluk olunca daha çok malzeme çıkmış oldu.

FÜGEN: : Internette araştırma yaparken bir kaçını gördüm. Ama ilgilenenlerde olabilir, tamamını görme şansımız var mı?

NACİ: : Tabi, Facebook’ta ND Photography başlıklı bir sayfam var. Bütün çalışmalarımı burada paylaşıyorum.

FÜGEN: : Harika, peki sergi aşamasına nasıl geldiniz?

NACİ: : Bir sergi açmak ve bunun gelirini de bir öğrenciye bağışlamak istiyordum. Beşiktaş Belediyesine gittim. Onlarda bizim Düşler Akademisi diye bir projemiz var dediler. Engelli vatandaşlarımıza sanat aracılığıyla hayata tutundurma ve meslek edindirme atölyelerimiz var dediler. Bunlar ritim, müzik, dans gibi fiziksel ve zihinsel engellinin katılabileceği farklı konularda atölyelerdi. Bu atölye çalışmalarına katıldım. Bir hafta müzik, bir hafta sinema veya tiyatro diğer hafta işaret dili atölyelerine katılıp fotoğraflar çekiyordum. Böylelikle ikinci sergide tamamlanmış oldu. Bu Düşler Atölyesi projesinin sponsoru Vodafone’du. Onlarla görüştüm ve sergime sponsor olmalarını istedim. Onlarda kabul ettiler. Sergi IFSAK’ta açıldı. Aslında bu iki sergim birbirinin devamı oldu. Şimdilerde bir iki proje daha var kafamda. Birikme aşamasında.

FÜGEN: : Sadece seyirci değilsiniz, futbol oynuyorsunuz, fitnes yapıyorsunuz bir de rüzgar sörfü var. Neden rüzgar sörfü?

NACİ: : Kendimi bildim bileli futbol oynuyorum. Rüzgar sörfü yaz dönemlerinde Izmir, Alaçatı’da yapıyordum. Ama Marmara’da yapmak hiç içimden gelmedi. O suyun yüzeyini görmek bile çok üzücü. Bu yüzden hep izmir’de yaptım. Rüzgar sörfünün ilgimi çekmesinin sebebi zihninizi durdurabilmenin yegane yollarından biri. Çünkü o anda sadece direk, yelken, board ve konsantrasyon var. Başka hiç bir şey yok. Bir an aklına bir şey geldiği anda suyun içinde buluyorsun kendini. Boardu kontrol etmen lazım, dalgayı, rüzgarı kontrol etmen lazım. Aynı anda dört veya beş değişen faktörü kontrol etmen lazım. Bu da yüksek konsantrasyonu gerektiriyor. Dolayısıyla zihninde hiç bir şey olmaması lazım. Beni çeken şey buydu. Son bir kaç yıldır zaman bulup yapamıyorum. Ama ilk fırsatta yapacağım.

FÜGEN: : Yavaş yavaş sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz. En çok etkilendiğiniz bir kitap ismi desem ne dersiniz?

NACİ: : Evet çok var ama ben en son okuduğum kitabı söyleyeyim. David Eagleman’in Incognito. Gerçekten çok iyi bir kitap.

FÜGEN: : Beynin Gizli Hayatı, gerçekten iyi bir tavsiye.

Evet, her söyleşiyi ufak bir oyunla bitirmeyi seviyorum. Eğer sizde kabul ederseniz bir oyun oynayalım. İsminizin baş harflerini sırasıyla söylediğimde sizden, aklınıza ilk gelen kelimeyi söylemenizi isteyeceğim.

NACİ: : Tamam, olur.

N – Ne (Koçluk sorusu)

A – Ayrışma (zor bir kelime nerden geldi aklıma acaba)

C- Can (isim değil ama gerçek anlamda)

İ – ilginç

FÜGEN: : Bence de cevabınız ilginç. Bana vakit ayırıp bu söyleşiyi gerçekleştirebilmemde katkınızdan dolayı çok teşekkür ederim.

NACİ: : Çok keyifli bir sohbetti ben de çok teşekkür ederim.