Alış – Veriş

Alış – Veriş

186
0
PAYLAŞ

Bir sene daha bitiyor. Yepyeni bir sene kapımızı çalıyor. Yine bir geriye bakış; aldıklarımız, verdiklerimiz, kazandıklarımız, kaybettiklerimiz, gelenler, gidenler… Yılbaşı, yeni yıl kelimeleri sanki bir durup bakmak, düşünmek için fırsat yaratıyor her seferinde. Biten yılın sayfalarına neler sığmış, yeni senenin tertemiz sayfalarına neler çizilir, ne renk boyanır, hepsi kafamızda uçuşup durur. Aslında bir yandan da bir nevi alışveriş listesi gibidir düşünceler.

Sanki aldığımız, verdiğimiz şeylerin gizli bir hesabı oluşur bazen. Alışveriş deyince nedense aklıma, verilenler karşısında mutlaka en az aynı birim ve oranda almak istediğimiz örnekler geliveriyor senenin bu son günlerinde.
Şöyle ifadeler duydunuz mu hiç?

-Sana yıllarımı verdim. Sen ne yaptın? Beni terk edip gittin.

-Bu şirkete ömrümü verdim. Bir gün bile kıymetim bilinmedi, hak ettiğim maaşı alamadım gitti.

-Seni haftada bir arayan benim, sen beni ayda bir bile aramıyorsun? Bu mu yani?

-Bu eğitime tonlarca para harcadık, karşılığında ne aldık?

-Harcandım.

-İşimi gücümü bırakıp sana zamanımı verdim, peki ya karşılığında sen ne yaptın?

-Aldım verdim ben seni yendim, alamazsın veremezsin sen beni yenemezsin.

Saçımızı süpürge etmediğimiz mi kalmıştır, ömrümüzü yiyenler, uğruna gençliğimizi heba ettiklerimiz mi olmamıştır; zamanımızı çalan hırsızlar, bir yanda iyilik borcu olan borçlular; diğer yanda alacaklılar.

Tüm bu hesaba kitaba, karşılıklara dayalı durumlar alışverişi ne kadar da çok sevdiğimizi göstermiyor mu?

Peki verirken mutlaka almak gerekiyor mu? Ya da almak için mi veriyoruz? Gönlümüzle mi, elimizde hesap makinamızla mı yapıyoruz bu alışverişi?

Elbette emeğin, çalışkanlığın karşılığı olmalı, elbette sevginin, sevmenin değeri var, hem de ölçülemeyecek kadar yüksek. Güzel ve gerçek anlamda sevebilmek, çok çalışmak, gayret, çaba, özveri. Bunlar erdem değil de nedir?

Ama gelip de ‘bana iyilik borcun var’ deyince, hesap makinasıyla gezip, toplayıp çıkarıp çarpıp bölen kalpler, yürekler geliyor gözümün önüne. Her şey borca konu olabiliyor.

Bir alışveriştir gidiyor.
İtiraf edeyim mi? Ben de sevilmeyi seviyorum, çalışıp hakkımı almayı da. Ancak şundan da çok eminim ki, verdikçe, çok sevdikçe, çok çalıştıkça eksilmiyoruz. Tam aksine verdikçe kazanılıyor, benden söylemesi. Bazen hediyelerimiz kocaman süslü paketlerde gelmiyor olabilir, zamlarla dolu bir maaş bordrosu ya da beklediğimiz terfi olmayabiliyor. Büyük aşkla, özveriyle senelerimizi, ömrümüzü verdiğimiz sevgilimizden tek taşlı bir evlilik teklifi gelmeyebiliyor. Ama ben gizli hediyeler olduğundan eminim; gözle görülmeyen, o anda fark edilmeyen, zamanı gelince ortaya çıkan saklı hazineler gibi hayatımızın bir yerlerine saklanıp bizi bekler o alamadığımızı sandığımız hediyelerimiz. Belki de o hayal kırıklığı ya da kayıp dediklerimiz, kılık değiştirip, tam da gerekli zamanda bir köşede bizi bekleyen sürprizler, yol haritaları haline dönüşmüş olabilirler.

Zamanınızı ‘almak’ istemem ama hazır kalemi kağıdı elime almışken bir şey daha itiraf edeyim mi?  Ben hediye kabul etmekte, iltifat almakta, hatta çok sevilirken dahi bazen zorlanıyorum. Doğumgünü partime gelen bir arkadaşımın yolda yorulmuş olma ihtimali bile beni doğumgünümde üzebiliyor. Aman sakın, benim gibi olun, bunu örnek alın demiyorum. Emin olun, değişmeye çalışıyorum. Ve ben şuna inanıyorum: Alışveriş dengesinde ölçüleri iyi tutturmak lazım, hem de hesap makinasız, içimizin, kalbimizin terazisiyle ölçerek. Verirken de alırken de cömert olmalı, daha önemlisi gönülden, yürekten, içten olmalı… Siz ne dersiniz?

Azeri şair ve filozof Genceli Nizami, bize ta 12. yüzyıldan şöyle seslenmiş: ‘Bulut gibi, damlayla su al denizden, verdiğinde bol bol ver esirgemeden.’

Gönülden verebildiğimiz ve yine o güzel gönlümüzle kabul edebildiğimiz rengarenk hediyelerle süslü yepyeni bir seneye merhaba diyelim mi?
Hadi gelin diyelim…
Merhaba:)

Zeynep TUNÇER

BİR CEVAP BIRAK