Aile dağıtır bu sınavlar…

Aile dağıtır bu sınavlar…

191
0
PAYLAŞ

Her yıl ülkemiz ortalama ailelerinde yaşanan bir telaş vardır. Hatta o derece ki, ben bunu aile içi zorbalık olarak görmekteyim. Fakat öyle masum ve sinsi bir zorbalık ki, çoğu zaman hiçbir aile ferdi bunun farkında olmuyor gibi. Evet, belki tahmin edenleriniz olmuştur. Adları sık sık değiştiği için, güncel adlarını belirtmekten çekindiğim, bugünkü halleriyle TEOG ve YDS ile kardeşi LYS. Aslında uzun zamandır zihnimin bir köşesinde, sonlanamayan bir plak gibi dönmekte olan bu konuyu bir facebook güzellemesi sonucu kâğıda dökmüş oldum.

Bir anne, bu yıl liseye başlayan kızının derslerini çalıştırırken, şunları paylaştı halk arasındaki adıyla face’te.

            Anne: “Sınav maratonu başladı… Liseyi yeniden okuyorum.”

Tabii, anne arkadaşlardan, pek çok beğeni aldı, ve serzeniş mi olduğu, mutluluk ifadesi mi olduğu çok da anlaşılmayan ama daha çok sorumluluklarını yerine getirmenin mutluluğu ve haklı gururu içinde bir tonda “ben de, ben de, ben de” cevapları geldi.

Baba, şöyle yazdı:

            Baba: “Anne olmak böyle bir şey. Benim hiç umurumda değil.”

Anne’den cevap geldi: “Hiç belli olmuyor.” Kinayeli,  iğneleyici belki de anne olarak kendisinin yorgunluklarını paylaşmadığı için babaya kızgınlıklarını dile getirdiği bir cevap olarak.

Ve bir anne arkadaşı, cevabında şu mesajı da ekledi : “Demek babalar her evde aynı.” Artık bu, çocuğunun eğitimi için evde, tek başına mücadelesinden kaynaklanan yorgunluğun tesellisi miydi, yoksa kadın dayanışması olarak babalara, dolayısıyla erkeklere ve tabi kocalara, moda tabirle “giydirme” miydi yoruma açıktı.

            Peki, baba, annenin ilk cümlesine karşılık vererek, gerçekten umursamadığını aleme ilan edip, “ne haliniz varsa görün ben hayatımı yaşarım” mı demek istiyordu, yoksa daha farklı bir umursama ve hassasiyet içinde miydi? Baba, hem çocuklarını, hem kendini hem de, belki de daha da önemlisi çocuklarının annesini, yani eşini umursuyor olabilir miydi?

Şöyle devam etti baba, yaygın bir kanı olarak bir kez daha anlaşılamamaktan serzenişle:

“Babalar konusunda hiciv sanatı yapmaya çalıştım ama pek anlaşılmadı… Aile dağıtır bu sınavlar…” diye başlayarak söze, aslında pek çok ailede yoğun olarak yaşanan, genellikle tüm aile olarak yakalanılan, bir nevi “Sınav Başarısı Kaygı Bozukluğu” diye de komplike fakat bilimsel çağrışımlar yapacak bir şekilde adlandırılabilecek bir durumun yol açtığı aile parçalanmalarına dikkat çekmek istiyordu.

Öncelikle şunu açıkça belirtelim ki, Türkiye’de sınava çocuk girer, anne-baba hazırlanır, büyükanne büyükbabalar, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, sürece doğrudan veya dolaylı dahil olurlar… Aileler, genellikle dershane (bugün için etüt merkezleri), özel ders, evde çalışma üçgeninden zaman kalıp bir araya gelebilirse konu genellikle ortaokul ve lise son sınıflardaki çocukların başarısı etrafında dönüp dolaşır.

Söz konusu baba, annelere şu soruyu sorarak devam etti: “Sizler de aynı sistemle, yani aileniz sizin için tüm diğer fertlerini feda ederek mi okudunuz?”. Peki gerçekte, çocuğun dersleriyle ilgilenmek ailenin diğer fertlerini feda etmek miydi? Bu soruyu sormasının sebebi, bir SBS, bir TEOG bir de YDS/LYS tecrübelerini maaile yaşamış bir baba olarak soruyordu. Ve bu sınavların bırakın çocuğu, ailede ne gibi travmalar yaşattığını biliyordu. Ayrıca, bir gün hastanede, bir doçent doktor hanımla yaptığı kısa sohbetten aldığı ders de hep aklının bir köşesindeydi.

Doktor hanım, aynı yaşlarda çocukları olduğundan, SBS sınavı için ne yaptıklarını sormuştu. Baba da, hemen hemen tüm aileler gibi, dershaneye gönderdiklerini, bazı derslerden özel ders aldıklarını söylemişti. Peki ya siz dediğinde doktor hanımın cevabı şu olmuştu: “Valla biz yarıştan çekildik. Çevremiz bize, “karı-koca doktorsunuz, yazık etmeyin çocuğa” dediler ama ben dedim ki , “hepimize yazık olacağına bir tek çocuğa yazık olsun”. Bunları söylerken, doktor hanımın, kasten çocuğuna yazık etmek istediği, çocuğunu feda ettiği gibi bir durum çıkmıyordu. Demek istediği, sınavın, eğitimli bir ebeveyne sahip olan çocukların ailelerinde bile yarattığı gerginlik, travma ve mutsuzluktu. Doktor hanımı dinleyen baba da, süreçte eşlerin, sadece anne-baba olarak eğitim görevlerine odaklanmalarını, ailenin hiçbir sosyal hayatın kalmayışını ve çocukların hem bir başarı makinesi hem de ailenin gurur duyması gereken mekanizmalara dönüştükleri ve bu süreçteki en ufak sapmaların bile ne tür kırılganlıklara yol açtığını bilmekteydi.

İşte aile dağıtan sınav süreci…Bu öyle bir durumdu ki, denize giren insanın, kıyıdan uzaklaştıkça mesafe kavramının zayıflaması ve kendisini kıyıya gerçekte olduğundan daha yakın sanması ile açıklanabilirdi ancak. Kişi dönüş yolunda, kıyıya varmak için çok daha fazla enerji harcamak zorundadır ve büyük bir ihtimalle de enerjisi tükenecek, panikleyecek ve güvenli kıyıya dönmek için, denizde açıldığından daha fazla çaba harcayacaktı. Şayet, kıyıya dönebilecek mesafe sınırları içinde kaldıysa.

Baba, annelere bir soru daha sordu: “Çocuklarınızın kendi derslerine kendi emeklerini koymalarına bir şans verseniz… Neden bu kadar uğraşıyorsunuz çocuklarla… Nihai hedef mutlu olmaları için değil mi? Peki, mutluluk hedefine gergin, sıkıntılı, yorgun ve mutsuz yoldan gidilir mi?”  Ayrıca ekledi baba, eğer cevap veren olursa, “haklısınız, ama Türkiye’de sistem …” diye başlayan cümleleri kabul etmeyeceğini baştan ilan etti. Ve hayatı kabul etmeleri, çocuklarını mutlu etmelerinin ders dışı yollarını bulabilirlerse, çocuklarının zaten başarılı olma yoluna kendilerinin gireceklerinden dem vurdu. Ve ekledi…”Hayatta neyi ne kadar kontrol edebildiğimizi düşünelim.” Bugünkü dünyada, her an belirsizlikler içinde yaşadığımızı,  Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi örneğinden, her an ya terör olaylarıyla, ya bir trafik terörü ile karşılaşma ihtimallerimizden bahsetti. Hayatı ne kadar kontrol edebildiğimizi sorgulamalarını istiyordu. Bunlar uç örneklerdi belki ama bizzat yakından yaşadığı iki olay vardı. Birincisi, Pazar günü YGS sınavına giren oğlu, pazartesi sabahı hastalanarak uyanmış ve beklenmedik şekilde ameliyat olmak zorunda kalmıştı. Ve o genç aynı haftanın sonunda LYS sınavına girmişti. Öte yandan, dershane, özel ders gibi süreçleri yoğun yaşayan en yakınlarındaki bir aile sınavdan önceki akşam evin büyüğü anneannelerinin vefatıyla sarsılmıştı ve o şartlarda çocuklar sınava girmişti.

Bu yazının, “çocuklarınızı umursamayın” mesajı için yazılmış bir yazı olduğunu düşünüyorsanız, zaten bu satırlara kadar gelemeden bir başka konuya dalmışsınızdır, ama hala okuyorsanız lütfen hem çocuklarınızın mutluluğu, hem tüm aile fertlerinizin mutluluğu için bir kez daha düşünmenizi öneririm. Bırakın çocuklarınız sorumluluklarını alsınlar. Bir gün yollarınız ayrıldığında sudan çıkmış balık misali kalmasınlar. Küçük yaşta sorumluluklarını alsınlar. Ve kendinize okul, dersler ve eğitim dünyası dışında da hobiler edinin. Mesela bir eşiniz olduğunu hatırlayın. Onunla, çocukların eğitim masrafları dışında ortak yönleriniz olduğunu hatırlayın. Eve gelen özel ders hocalarına yaptığınız ikramlar gibi eşinize de ikramda bulunun. Yaşam alanınızı genişletmeyi deneyin. Kendinizi daha mutlu kılmayı deneyin. Göreceksiniz, siz daha mutlu olunca hem eşiniz, hem öğrenci çocuğunuz hem de diğer aile fertleriniz daha mutlu olacak. Ya da “eğitimde kontrol”ü seçin. Kontrol sizde olsun… Feda ettikleriniz de yanınıza kar kalır. Ama feda edeceğiniz şeylerin başında çocuklarınızın tek başına bir şey başarma azmini ve sorumluluk duygusu gelecektir. Belki de şu soruyu sormak lazım…Bir zamanlar bir reklam sloganıydı…Hayattan rengi alın geriye ne kalır ki? Uyarlayalım anneler…Hayatınızdan çocuğunuzun derslerini alın geriye ne kalır ki?

İşte bir umursamaz baba yazısı…Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür eder.

Ahmet Kaplan

14.11.2016, İstanbul

BİR CEVAP BIRAK