Ah Hatice Teyze Yaktın Bizi :)))

Ah Hatice Teyze Yaktın Bizi :)))

144
0
PAYLAŞ

Toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için etkileşen, belli bir coğrafi mekanda yaşayan ve ortak bir kültürü paylaşan pek çok sayıdaki insanın oluşturduğu birlikteliğe “toplum” denir. Tanımda da belirtildiği üzere toplumda var olduğumuz sürece bireyler olarak birbirimizle sürekli bir etkileşim içindeyiz. Ancak bu etkileşim maalesef çoğu zaman hayatlarımıza olumsuz anlamda etki edebiliyor çünkü toplumun bir de beraberinde getirdiği bir baskı söz konusu oluyor. Toplum baskısının ortak anlamına baktığımızda ise, insanları bir şekilde etkisi altına alan, kişilerin düşüncelerinden tutun da hareketlerine kadar hayatlarını kısıtlayan ve kesinlikle yazılı olmayan kuralların tamamı diyebiliriz.

Katıldığım eğitimlerden birinde beni çok üzen, aynı zamanda da kabul edemediğim bir cümle kulaklarımda günlerce çınladı. “Bir kadının ekonomik özgürlüğü olsa dahi toplumsal baskı yüzünden yani kendisine dul denmesinden çekindiği için boşanmak o kadar da kolay değil”. Her düşünceye saygım olduğunu, boşanmış biri olarak aile birliğinin bozulmasından yana olmadığımı ve de evet, boşanma sürecinin hiç de kolay bir süreç olmadığını öncelikle belirtmek isterim. Ve fakat; o aşamada aklıma en son gelen şey diyemeyeceğim, hiç gelmeyen şey insanların bana hangi yaftayı yapıştıracaklarıydı. Benim için dul demek eşi vefat eden kimseye denirdi ve ayrılığın Allah’ın takdiri olmasıyla, Allah’ın bahşettiği akılla karar verilip eyleme geçirilmesi aynı şeydi. Önemli olan da sonrasında insanların ne dedikleri değil, beni hangi sorumlulukların beklediğiydi.

Çoğu zaman yaşamak istediklerimizi tam da bu toplum baskısı yüzünden kendimize çok büyük haksızlık ederek yaşamıyoruz. Yani hayatlarımızı tamamen başkalarına odaklı oluşturmaya başlıyor, en acısı da buna alışıyoruz. Tamamen gerçek bir diyaloğu örnek olarak vermek istiyorum.

Kadın: Hayatım benim aklıma ne geldi! Hani annenlerin nikahta altın takmak için ayırdıkları bütçe var ya, onu bize verseler biz de tatile gitsek? Nasıl olsa ben o altınları takmayacağım.

Adam: Evet ya! Zaten bozduracağız, boşu boşuna zarar etmeyelim.

2 gün sonra

Adam: Sevgilim ben annemle konuştum, o da teyzeme söylemiş, güzel düşünmüşsünüz dedi de, bizim Hatice teyze biraz dedikoducuymuş, kayınvalide bir set bile takmadı diye laf çıkarırmış. Boşver gönülleri olsun…

Sonuç: İstenmeyen altınlar sadece gösteriş olsun diye takılır, düğünden sonra yarı fiyatına bozdurulur, çıkan tartışmadan dolayı da tatile falan gidilmez.

Olsun… Hatice teyzenin konuşacak malzemesi olmadı. Peki konuşsaydı en fazla kaç gün konuşabilirdi bu konu üzerinde? Ben size söyleyeyim; 3 gün, bilemediniz bir hafta sonra eşiyle olan ilk kavgasında zaten gündemi değişecek Hatice teyzenin ve sizi çoktan unutmuş olacak.

Hatırlar mısınız bilmem ama bundan yıllar önce, sanıyorum bir mankendi, sperm bankası aracılığıyla çocuk sahibi olmaya karar verdi. Bütün Türkiye çalkalandı, magazin programları günlerce flaş haber başlığı altında gelişmeleri yansıttı, babası kadını evlatlıktan reddetti. Bütün bu olanlara rağmen kadın çocuğunu doğurdu. Yanlış anlaşılmasın, bir çocuğun her zaman “sağlıklı ilişkiyi” içinde barındıran bir aile ortamında büyümesinden yanayım ancak konumuz bu değil. Konumuz, kadının maruz kaldığı onca baskıya rağmen yaşamak istediği hayatın bütün sorumluluğunu alması, her ne olursa olsun sonuçlarıyla tek başına mücadele etmeyi kabul etmesi ve belli bir süre sonra olayın kabullenilmesi hatta unutulması. O gün o büyük tepkileri verenler belki bugün saygı duyuyorlar, tıpkı söz konusu olan kadının babası gibi… Önemli olan sizin yaşadıklarınızı da, sonuçlarını da göğüsleyen bir duruş sergilemeniz.

Çooook uzun yıllar yalnız yaşamış bir birey olarak samimiyetle söylemek isterim ki; hiçbir zaman toplum baskısını hissetmeme izin vermedim. Çoğu zaman bu konuda acımasızca eleştirildim de. Ve fakat hayatımı şekillendirmeye çalışırken düşündüğüm ve kendime sorduğum başka sorular vardı. “Bunu yaparsam kendime ve başkalarına nasıl fayda sağlarım?”, “Gerçekten istediğim bu mu?”, “Ne istiyorum, beni en çok ne mutlu eder?”, “Sorumluluğu alabilir miyim?” vs. Ancak sorularım arasında “Hatice teyze ne düşünür, ne der?” asla yer almadı. Hem benim onun yaptıklarını düşünecek vaktim olmadı ki! O nerden buluyor bu bol zamanı?!

Eminim yazıyı okurken aklınıza bu örnekler gibi onlarcası geliyor. Dedim ya, o baskıyı yaşarken bir de üstüne alışıyoruz! Bu da demek oluyor ki; birlikte yaşadığımız diğer toplum bireyleriyle bu baskıyı adeta bir hapishane gibi inşa ediyor, sonra da hayatlarımızı demir parmaklıkların arkasına bir güzel bırakıveriyoruz. Hepimiz teker teker çok önemli bireyleriz fakat kendimizi haddinden fazla önemseyebiliyoruz. Alt tarafı 3 gün bizim için ne düşündüğü çok da önemli olmayan insanlar bizi konuşmasınlar, etiketlemesinler diye yaşamayı dilediğimiz olayların sorumluluğundan arkamıza bakmadan kaçıyoruz.

Sonuç: Anlamsız ve mutsuz hayatlar… Değer mi Hatice teyzeye?

Topluma dahil, baskısından hariç yaşamanız dileğimle…

Nahide Eda Yorulmaz

BİR CEVAP BIRAK